Bugün: 19.07.2018

KÖYÜMÜZE YABAN KALDIK


Şehirli, modern, medeni, ahlaklı, eğitimli olan insanın ulaşamadığı o özü köylü de görüyorum.

Zamanla hayal ve fikirlerimizin oluşturduğu setler aramıza girdiğinden beri umarsızca eziyoruz. Oysa hayatta okumamış cahiller kadar, okumuş cahillerde vardır.


Televizyonlarda, gazetelerde her gün boy boy yazıları çıkan, her akşam programlara çıkıp iki lafı bir araya getiremeyenlerin anlayamadıklarını, benim köylüm bir çırpıda çözüveriyor. “Ben çok kitap okudum” diyerek, bilmişlik taslayanlar, halkı “geri zekalılar, aptallar” diye aşağılayanlar, bu topraklara da bu millete de yabancılaşmışlardır. İşte, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Mücadele’nin devam ettiği yıllarda, köylüyü anlamak için Eskişehir’in sınırları içinde Porsuk Çayı’na yakın bir köye yerleşmiş, köylü ise onu “Yaban” olarak adlandırmış. Yabancı tabiri de işte bu “yabandan” süre gelmiştir.


Yakup Kadri, köylüyü anlamaya çalışıyor, bu süreçte şaşkınlığını gizleyemiyor. Entelektüeller ve köylü arasındaki uçurumu bariz bir şekilde gözler önüne seren Yakup Kadri, gerçekten konuşulanları ve yapılanları zamanla anlamaya başlar. Köylünün, Anadolu’nun coğrafyasıyla nasıl kemikleştiğini, nasıl bağlar kurduklarını irdelemeye çalışır. En ilginç olanı da şehir yaşamına alıştığı için kendisi de belli çıkmazlara girer, yalnız kalır. Ve onların onu “Yaban” olarak adlandırdıklarını bilir. Gözlerinde, dillerinde, hal ve mimiklerinde yaşayarak “Yaban” olur.


Oldukları gibi… Dün neyse bugün de odurlar. Anadolu’da böyle insanlara özü sözü bir, denir. Çanakkale’yi, Sakarya’yı, İnönü’yü kazanacak kadar vatanına bağlı, toprağı gibi türlü çeşidiyle ve rengiyle onlar kendine hastır. Binbir çeşitle süslediğimiz bir kurallar bütünü içinde, idealize ettiğimiz “medeni” tabirli insanın dışında, insan olmanın tüm sadeliği ve çıplaklığıyla yaşarlar. Şehirde yaşayan ineğe ellememiş, memesini tutup süt sağmamış, tezek kokusundan iğrenirken, benim köylüm adeta onlarla bir bütün halinde yaşıyor. Etinden ve sütünden faydalandığı ineğe ihtiyacı olduğu kadar sevgisi ve hürmeti de var ki “sarıkız” diyor. Şimdi bu , bizim özümüz değil de nedir? Bolu’da evi yanan Ali dedenin her şeyini bırakıp kedisine sarılması kadar, insan…


Köyümüzün bir ağzı vardır. Bazen “halk ağzı” diye alaşağı edilen, benim hayran olduğum, Anadolu’nun sıcak tabirlerinden bahsediyorum. Soğuk değil sıcacık, ama ellemekten ve anlamaktan yüksünüyor, yeri geldiği zaman aşağılıyorsunuz.

Her gün yüzünüze gülen, ama iğnesini arkada saklayan yan komşunuz gibi kapalı değildir. Sinirlendiyse kızar, üzüldüyse ağlar, derdi varsa anlatır. İnsandır… gizler, söylemez, benim köylüm nettir ve açıktır. Herkes herkesi tanır, biri kötülük ettiyse, aykırı bir şey yaptıysa cezasını da kendi aralarında verir. Köyün en yaşlısı burada sözüne biat edilendir, son sözü o söyler. Çünkü,”Aksakallı” görmüş geçirmiştir.


Örneğin, yaşamları,Türklerin yaşam tarzına uyan bir düzendir. Bugün hala Alevilerin “dede” anlayışı da Türk kültürüne dayanır. Destansı hikayeleriyle günümüze ulaşan Dede Korkut hikayeleri, Türk kültür ve ananelerinin en önemli kaynaklarından biridir. İşte, bu kültür ve ananeler köylüde, göçebe Türkmenlerde de ağızdan ağıza dolaştı ve yerleşti. Anadolu’ya yerleştikleri vakit (resmi 1048, ancak öncesinde belli gruplar var) bu kültürlere de karışarak, günümüze kadar taşıdılar.


Aslında Selçuklu Devleti zamanından Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar halk “avam”olarak görülüyordu. Ancak bunun bir uçurum haline gelmesi Osmanlı Devleti zamanında olmuştur (bu başlı başına bir yazı konusudur, şimdilik girmeyeceğim). Önce Arap ve Fars sonra Avrupa (özellikle Fransız) kültür ve diline duyulan ilgiyle ortaya çıkan aristokratik özentilik burada ayrımı sağlayan önemli etkenlerden biridir. Bir diğeri de sınıfsal ayrımın ortaya çıkmasıdır. Çünkü, Öz Türkçe’yi avamlar konuşurken, avam olmadıklarını bu gibi geçici heveslerle sağladılar.



Burada dil ve kültürün birleştirici rolünün kaybedilmesi, doğrudan doğruya halkla devlet arasında ki iletişimi kestiği için, sorunlar doğurması kaçınılmazdır. Aydınların ise, halktan uzak kalması, onlara medeniyeti taşımaması aydın-halk uçurumunu oluşturdu. Kendini Avrupai fikirlerle medeni ve modern olarak adlandıranlar, köylüyü çağdışı ve cahil olarak görüyorlardı. Aydınların köyünü-köylüsünü “medeni” olana ve dünyaya ayak uydurması için herhangi bir eylemde bulunmaması, köylünün döneminden geri kalmasına yol açtı. Ancak, köylü her zaman Türk kültürünün ve ananelerinin canlı bir müzesi oldu. Aydınların bu şekilde, Türk köylüsünden ayrı kalması, bu yabancılaşmayı tabi ki, kıramadı!.. İşte Yakup Kadri bu uçurumu yerinden görmeye gitmiş ve tahliller yapmış, yaşayıp gördüklerini “Yaban” adlı romanın da kaleme almıştır.


Şimdilerde köy kahvaltısı, köy havası, köy ürünleri, pek meşhur oldu. Bir köylü gibi kahvaltı etmek, temiz havayı solumak, dağından gelen buz gibi suyu içmek, mis gibi kekik kokularını özlememiz oraya ait olduğumuzu göstermiyor mu? Yüreğimizin vatan deyince aynı attığı aşikârken, yıllarca avam sayılmasının aslında ait olduğumuz yeri inkar etmek olduğu barizdir.

Köylüyü ve halkı aşağılayanların, aslında zenginlik ve bilgeliğin olduğu Anadolu’da, kendi çıkmazlarında zindan oldukları acınası bir gerçektir.


  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 161