Bugün: 19.10.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • Zweigh’i bir kez daha öldürmek!?

Zweigh’i bir kez daha öldürmek!?

Bu ülkenin aydınlarının bölücüler ve Apo kadar özgürlüğü yok mu!?
 Geçtiğimiz haftalarda  “Bandırma’nın boynuna geçirilen ilmik” başlıklı bir yazı yazmıştım.
Kentlerin boynuna ilmik geçirilebilinir mi!?
Ya bir ülkenin yani Türkiye’nin..!?
Kentlerin ve bir ülkenin boynu var mı ki, “birileri” tarafından ilmik geçirilebilsin!?
“İlmik”, ip demek ve  doğrudan  darağacıyla ilgili bir isim...Darağacını tamamlayan bir kavram, ip..!
Türkiye halkının  korkulu rüyası olan bu cezalandırma yönteminden kurtulduk.
Nasıl mı..!?

ASILANLAR APO 
OLAMADIKLARI İÇİN Mİ 
ASILDI!?

Bölücü terör örgütü lideri Apo’nun 16 Şubat 1999 tarihinde  ABD  ve CİA tarafından Türkiye’ye teslim edilmesiyle, hediye paketinin başına bir şey gelmesin diye, idam cezası kaldırıldı..!
Yani, bugün Türkiye’de birilerinin boynuna ip geçirilmiyor ve asılmıyorsa, bunu demokrasimize ya da insan hak ve özgürlükleri konusunda yaşanan gelişmeye değil, başta ABD ve CİA olmak üzere onların emir eri Avrupa Birliği’nin dayatmalarına borçluyuz.
Peki, o tarihe kadar idam cezası alanları ve ipe çekilenlerin suçu ne!?
Bu durumda, asılanların tek suçu, Apo ile zamandaş suç işlememeleri, idam cezası almamaları denebilir.İdam cezasına evladını, kocalarını vermiş olanlar da bu nokta da hayıflanabilirler..”Ulen Apo, 1999 ‘da yakalanacağına beş-on sene önce paketlenseydin,kurtulmuştuk” diyebilirler.
16 Şubat 1999’da hangi siyasal partiler iktidardaydı!?
DSP, ANAP ve MHP...!
Bu konuda yorum yapmak bize  değil, okura düşüyor...

SALLANDIRILAN HEP 
TÜRKİYE OLDU!

Ben, darağacı ve insanların asılması olayını fiilen yaşamış, tanık olmuş insanlardan birisiyim.
Çocukluğumuz  bu ülkenin başbakanı ile iki bakanının 27 Mayıs 1960 darbecileri tarafından nasıl sallandırıldıklarının hikayesini dinlemekle geçti.
Gençliğimiz ise, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın 12 Mart sonrası nasıl sallandırıldıklarını dinlemekle...
“Darağacında Üç Fidan”, beni bir tokat gibi çarpan eser oldu.
Sonra 12 Eylül 1980..!
Darbeciler tarafından oraya buraya asılan “Görüldükleri yerde vurulacaklar” afiş ve listeleri...
Bu afişler, bana hep Amerikan kovboy filmlerini anımsatmıştır. Sonra, ben de o afişlerin ve listelerin bir paydaşı, listelerdekilerle kader yoldaşı oldum.
Sorgusuz sualsız derdest edilip, işkencelerden geçirilen, zindanlara tıkılan  ve göstermelik mahkemelerde yargılanan binlerce ve on binlerce insan...!
O karanlık ve kanlı günlerde, insanların idamdan yargılanmaları ve idam cezası almaları gündelik bir olaydı..Binlerce insanın tıkıldığı askeri cezaevlerinde idam sehpası bir avluda hazır bekletilir ve insanlar, gidenler habersiz gitmesinler diye sabahlara kadar koğuşlarında nöbet tutarlardı.
İşte, ülkenin boynundaki ip,böylesi bir ip’di..!
Celladı ise, içimizden birileri idi...Ceplerinde Türkiye Cumhuriyeti kimlikleri taşıyan ve bu ülkenin yurttaşları olarak bilinen insanlardı...Kimi general, kimi siyasetçi, kimi savcı, kimi hakim, kimi bilmem ne idi..!
İşte, bunlar adeta el ve gönül birliğiyle sıraya girmişler, bu ülkenin en aydınlık ve en akıl küpü insanlarını sırasıyla ipe çekmenin yarışı içindeydiler...

KEMAL DE İPTEKİ GÜL 
OLMAYA ADAYDI...

Ben, o günlerde bir tutsak olarak kaç defa o sehpanın önünden geçtiğimi anımsamıyorum. 
Ölüm, bu insanlar için bir hasret şarkısı ya da anamızın tatlı yatağımızda kulaklarımıza üflediği bir ninni gibiydi...

Ölüm...Hoş geldi, sefa geldi...

O günlerde devrimcilerden biri bile son nefesini vermeden önce ardına dönüp bir kez bakmadı...Bir anlamda, sırası gelen, ölümü gülerek kucakladı...

İşte, Türkiye’yi böyle bir bir ipe çektiler.
Şundan eminim, eğer, Samsun’dan Anadolu yollarına düşen Mustafa Kemal’in de “eşkiya” ve “vatan haini”, “asi” denilerek hakkında verilmiş idam fermanını cellatları bir şekilde yerine getirebilme “şerefine” nail olabilseler di, Kemal de, ölümü gülerek kucaklardı.

CELLATLAR GERÇEKTEN 
İNSAN MI!?

Hep şaşkınlıkla izlemişimdir... Türkiye’nin kanlı  ve karanlık günlerinin cellatları, yani her ölümün altında şu veya bu şekilde imzası ve ölümlerde dahli olanlar, acaba gündelik yaşamlarında insanca yaşamayı nasıl beceriyorlar, diye...Örneğin, bu cellatlar, kadınlarını nasıl seviyor, çocuklarının başlarını nasıl okşuyor, gözlerine nasıl bakabiliyor ve bir somunu nasıl paylaşabiliyorlar diye...
Bunu kafam hiçbir zaman almadı, almamayacak da...Ama biliyorum ki, bu aydınlık cellatları, içimizden birileri ve insan diye hala ortalıkta dolaşabiliyorlar...

İÇİMİZDEKİ CELLATLAR!!!

Son kitabım, “Bir Kuvayı Milliye Destanı/ Çaloba Bozkurtları”nı yazarken, bir efenin torunuyla söyleşirken, söylediklerini unutamam.Kuvayı Milliyeci dedesinden söz ederken, birden sesi titremeye ve gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Dedesinin son anlarından söz ediyordu...
“ Engin Bey, onlar çok çile çektiler, eza gördüler. Gün yüzü görmediler dersem yanlış olmaz. Kendi memleketlerinde sürgün oldular, evlerinden ocaklarından ayrı düştüler. Dağlara sığındılar. Vuruşurken ölebilirlerdi. Pusuya düşürülebilirlerdi ki anlatır, kaç defa pusuya düşürülmüş...Kaç yareni yanında son nefesini vermiş..Onları toprağa bile verebilme şansları olmamış,kurda çakala bırakıp ölülerini, gitmişler. Dedem, kurtuluştan sonra hep söylerdi: Bir hain var ki, adını şimdi kentin caddesine sokaklarına vermişler. Bir hain var ki, o kente Kuvvacı diye belediye başkanı yapmışlar. O, bir haindi...O, bir cellattı... Yunan’ın önüne düşüp, Çakmak’a gelip, bizlere ‘teslim olun’ diye yaltaklanan bir köpekti o..!Ahımız kaldı kızım, bunu unutmayın ve bu celladı anlatın..”

Evet, bu celladın ismi bende... 
Çaloba’da da ismini yazamadım. Kalemim bana küstü, kırıldı....

BANDIRMA’NIN TARİHİ 
İYİ OKUNMALI...BİZ ÇERKEZ
 HASAN’IN TORUNLARIYIZ..

Evet, Bandırma’nın boynunda hala ilmik var, duruyor ve hepimize bakıyor, sırıtıyor...Onurumuzu, şerefimizi,sevdamızı sınıyor, tartıyor...Bu ilmiği çıkartıp, layık olduğu yere atmak, evlatlarını kucaklamak boynumuzun borcu...
İçinde Allah korkusu olanın da ya da her neye inanıyorsa, bu borçdan kaçış,kurtuluş yok..!
Yedeğimiz her dillm ekmekte, içtiğimiz her yudum suda, soluduğumuz havanın her zerresinde onların ah’ı var.Bu ah, ahu olmuş farkında bile değiliz...

19 MAYIS VE KEMAL’İN AŞKI

Karanlık, bu ülkede körolası sevdasından ve alçak davasından hiç mi hiç vazgeçmedi. nerede bir aydınlık, üzerine kabus gibi çökmenin ve hain planların peşine düşte, düzenler kurdu, pusular attı ve aydınlığın her paydaşını kahpece avlamaya çalıştı.
19 Mayıs’ın bilmem kaçıncı yıldönümünü kutluyoruz...
Hop hop zıp zıp...
Oysa ki, 19 Mayıs, ihanet ve alçaklıkla, ihanetle örülmüş bir ateş topudur.
O’,Bandırma’ya “akil”diye gelen “tarihçi” Armağan, Kemal’in Samsun macerasına Sultan Vahdettin’den “el alıp” çıktığını, aralarındaki “gizli,özel” görüşmelerden söz etmişti.. Dün akşam, hem de 19 Mayıs’ın arifesinde Habertürk’de bir zat-ı muhterem Vahdettin’in “hain” olmadığını ispat etmeye çalışıyordu.
Bıkmadılar, usanmadılar...
Yalan söylemeyi iş edinenler, bu ülkenin kaderi ve tarihiyle, insanlarının belleğiyle alay etmeye devam ediyorlar...
Hop hop zıp zıp...
19 Mayıs, bir milletin boynuna geçirilmiş ilmiğin çıkartılıp, parçalandığı tarihin adıdır...
Hop hop zıp zıp...
19 Mayıs, ulusal bağımsızlık ve ulusal  egemenlik için Promethaus olmak zamanıdır..
Kışkırtma, provakasyon, ihanet ve yalan bu ülkede hiç bitmedi... Karanlığın cellatları hep bu bataklıktan nasiplendiler ve aydınlıkla hesaplaştılar...
Darağacı ile kardeş oldu bu millet..!
Cellat hazır, ip hazır, hüküm hazır oldu hep... İp de sallanan bu ülkenin umudu oldu hep..
Bilmem hangi istihbarat örgütünün paydaşı, beslemesi Apo sayesinde  bu ülkede darğaçları kurulmayacak, cellatlar tarihe karışacak, ilk çamaşır ipi olarak kullanılacakmış..!
Güldürmeyin insanı...
Darağacı, kardeşi oldu bu milletin..! Sizin özgürlügünüz de, demokrasiniz de, insan hak ve özgürlüğünüz de sizin olsun..!

ZWEİG’İ BİR DAHA 
ÖLDÜRMENİN AYRICALIĞI..

2010 yılında Bandırma Adliyesi’nde bir duruşmayı izledim... Duruşmalar ve duruşma salonları bana hiç yabancı olmadı.
Ne davası mı!?
Bandırma’nın sanık kürsüsüne çıkartıldığı davadan söz ediyorum. İçeri girdim ve duruşmayı izledim, izlenimlerimi ; “Bu dava bitmiştir”diye yazdım...
Vay anam vay..!
Kim yazdı, Engin Arıcan..!
Benim nezdimde sözcükler tek tek  mercek altına alındı ve işkence edildi..Aşılıyım, çığlıklarını  ben duydum...
Yazımda aklıma gelmiş, kalemine kurban olduğum , dünyaca ünlü yazar Stefan Zweigh’in “Fuche” isimli eserinden alıntı yapmışım...Kim bu, Abdullah Öcalan mı!? O, olsa, belki kurtaracağız ama bu Zweigh..! 
Odaya alınırken, yan odaya “birileri” alınıyor... Kalemin, sözcüklerin, aydınlığın  cesareti ölçülüyor...
Sen kimsin ki..!?
Ben kim miyim..?
Bu soru, yıllanmış bir soru ve artık, sorunun kendisi kendisinden utanıyor ama sözcüklerin dilini anlasalar zaten benimle işleri olmaz...
- Ne demek, duruşmadaki savunlamaları hayranlıkla izlemek..
- Zaten sen...o gazetede de çalışıyor ve yazıyorsun dimi...
- Zweigh, kim İhsan kim..?
- Sen kimsin ki, koca devletin koca koca adamlarının karar ve icraatlarını sorgulayabiliyorsun...
- Sen de organize misin?
- Namussuz demişsin..!?
- Demedin mi, demeye getirmişsin..! Bir de açık açık namussuz diye yazsaydın bari...
-Zaten senin kafan da niyetin de belli...Desen ne yazar demesen ne yazar...

ÇIĞLIK...!

Peki, sonuçta ne mi oldu!?
Bir güzel ceza yedim...Dava Temyiz’de... 2010 yılının Temmuz’un da yediğim cezanın gerekçeli kararı, 2013 yılının 16 Mayıs’ında bana ulaşabildi..
Kararı,bir kez daha Temyiz edeceğim...Bununla da yetinmeyip, başta İçişleri, Adalet Bakanlığı ve HSYK’ya başıma örülmeye çalışılan çorabı anlatmaya çalışacağım.
Bununla da yetinmeyip, PEN ve Yazarlar Sendikası üyesi olarak, hem PEN’e hem de Yazarlar Sendikası’na  başvurular da bulunacağım.

GERÇEK ÖZGÜRLÜK VE 
ADALET, DEMOKRATİK BİR 
ÜLKEDE MÜMKÜN..!

Evet,bu ülkenin ve kentin bir yazarı ve gazetecisi olarak iddia ediyorum: Bu kentin boynunda ilmik var ve bu ilmiği çıkartıp, atmak herkesin görevi,onuru ve şerefi...!
Evet, Türkiye’nin Bandırma’sında Alman faşistlerinin, Nazilerin beceremediklerini, yapamadıklarını biz becerdik ve yaptık..!?
Zweigh’i kanaatten cezalandırdık..!
Alman faşistlerinin, Gestapo’nun  buna gücü yetmedi ama Türkiye’de bizden kaçmaz...Yakalasaydık, suçunu ikrar bile ettirirdik...!
-Öldü mü..!?
Ölse ne yazar,burası Türkiye..!!!
Çok merak ediyorsanız, nelere muktedir olunduğunu Sebahattin Ali’ye, Nazım Hikmet’e, Yaşar Kemal’e, Uğur Mumcu’ya ve nicelerine bir sorun...

Evet, sadece Bandırma’nın değil, Türkiye’nin boynunda ilmik var...

Esen kalın..

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1939