Bugün: 23.08.2017

Yazmak..


Gazeteci ve Yazar kime karşı sorumludur?

“Bir Kuvayı Milliye Destanı/ ÇALOBA BOZKURTLARI”isimli 7.kitabım da baskı sürecine girdi. Öyle sanıyorum ki, Şubat ayı içersinde yani önümüzdeki günlerde okurla buluşacak.
Peki, kitap çıkınca işimiz bitiyor mu? Hayır..!
Kitabın tanıtımı kapsamında P- Kitapevi’nin yapacakları var, benim üzerime düşen sorumluluklar da var.
Örneğin, imza günü yapacak mıyım?
Şu an için, bu içimden gelen bir şey değil.ÇIĞLIK’a da imza günü yapmadım, pişman da değilim.Kitabımı yazım sürecinde yaşadıklarıma tanık olan dostlarım ve en önemlisi hep kahrımı çekmiş olan annem bile imza günü yapmamam konusundaki duygu ve düşüncelerimi onayladı.
Peki, neden ve niçin?
Çünkü, ÇIĞLIK’ı yazdığım süreç de ve aynı zaman diyiminde bir başka kitaba, roman çalışmasına başlamıştım. Kitabın ismi bile belli idi, KURT KAPANI...Kapağı üzerinde çalışmalar bile başlamıştı. Olmadı, bir anlamda izin verilmedi ve kitabı yazmak konusundaki ısrarım nedeniyle benim ve ailemin başına gelmedik olay kalmadı. Bu koşullarda kitap yazmanın anlamsızlığını görüp, vazgeçtim.
KURT KAPANI. yetim kaldı...İlk iki bölümünü yayınlamış olmak, birilerine yetti.

Peki, neydi konusu...!

Yazdığım bir romandı ve konu, Cihan Hayırsevener’in öldürülmesiyle sonuçlanan, yakın tarihimizdeki kara olaylar zinciriydi.
Ben, bu zaman dilimini, “karanlık” ve “kara” olarak nitelendiriyorum. Ne yazıktır ki, benim bu süreci ve yaşanmış olayları yazmak, doğru ya da yanlış, eksik ya da tamam anlaşılır kılabilmek yönündeki çabamın dışında ortaya en ufak bir gayret bile çıkmadı. Yazılmış üç beş makale tarzı şey de, genelde hep alışıla gelmiş küfürler, hakaretler, suçlamalar, “av”ın “avcı” konumuna sokulması gayretleri, belli olay ve ilişkilerin maskelenmesinden öteye geçmedi.
Kuşkusuz, bu durum  ve yaşanmış süreç ister istemez , kendi mağdurlarını, acılarını yarattı.
Aslında, 2009 yılı öncesinden başlayarak 2010 yılı sonuna kadar Bandırma’da yaşananlar Türkiye genelinde yaşanmış olayların bir prototibi gibi...Olay ve olguları tek tek irdelediğinizde ve aralarındaki ilişkileri anlaşılır kıldığınızda, bir tek sonuca ulaşıyorsunuz: O da, sümüksü kanlı bir kirlilik..!

Bugüne kadar edebi açıdan ve bir gazeteci olarak Bandırma ve bölgenin yakın tarihi üzerine bir çok kitap yazdım. Yazdığım makaleler ise, binlerce sayfayı bulmuştur.
Meslek yaşamımda şunu çok iyi biliyorum ki, karih de hiçbir şey ama hiçbir şey, karanlıkta kalmıyor. Ama erken ama geç, karanlık gibi görünen olaylar bir şekilde ve birileri tarafından aydınlatılıyor.
Kuşkusuz, “kadının hükmü” burada önemli ama tek başına asla ve bu yetmiyor..!

Bugün geriye dönüp baktığımda, 2009 yılı arifesinden 2010 yılı sonuna kadar yaşanmış olaylara dolaylı ya da dolaysız damgasını vurmuş, ortada kaç kişi kaldı acaba?
Hemen hiç kimse..!
Bu süreçte rol oynamış insanların tamamına yakını bugün bambaşka yerlerde ve Bandırma’dan çok ama çok uzaktalar.
Bugün bu isimlerin, kapısını çalıp, özellikle 2009-2010 yılında oynadıkları ve üstlendikleri rolü ve aradan geçen onca zamana karşın yaşanan mağduriyetleri  aktarsanız, “ O zaman bu gerekiyordu. Öyle dendi...Öyle istediler...Üzüldüm...” derlerdi diye düşünüyorum.
Ancak, bunun da halk nezdinde adı var: Timsah gözyaşları...!
İşte onun için gözyaşlarının bile  izini sürmeli, anlamalı.

KURT KAPANI, başlamış ama bitirilememiş bir eser benim için. Elbet,kalemimi güvende hissettiğim bir gün bu kitabım da bitecek ve okurla buluşacak. Çünkü, bugüne kadar başlayıp da, bitirmediğim hiçbir kitabım olmadı. Ben, sözcüklerin kudsiyetine inanan bir yazarım. KURT KAPANI ile sözcüklerimin yetim kaldığını hissetmek bile içimi acıtıyor.
Tam da bu nokta da, Bandırma’ya büyük bir sorumluluk düştüğüne inanıyorum. Bandırma, tarihine ve evlatlarına,sonucu ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun, sahip çıkmayı bilmeli..!
Bugün için, Bandırma’nın bu konuda genellikle üzgün ama sorumluluğunu layıkıyla  yerine getiremediğine inananlardanım. Onun için bir gazeteci ve yazar olarak da  kırgınım...

“Bir Kuvayı Milliye Destanı/ ÇALOBA BOZKURTLARI” işte bu tarihsel sorumluluğun edebi anlamda somut bir ifadesi olarak görülmeli. Kitap da, konu edilen Kuvayı Milliye çeteleri, ülkenin bir başka coğrafyasından değğil, kendi bölgemizin insanları. Bacak Pasan, Pıtır Hüseyin, Çakmaklı Kazım, Tahsildar Tevfik, Altıparmak Nuri, Kürt Hasan, Çakırcalı Mustafa...hepsi bu bölgenin insanları, efeleri ve Kuvayı Milliye Akıncıları yani Bozkurtları...
Herşey, üç sene önce  Edinciklı Hasan Üretmen’in zorlamaları ve uyarılarıyla başladı. “ Ağbi, sen bizim bu çetecileri yazmalısın..Bunlar unutulmamalı...”
Evet, herşey böyle başladı...
Sonra Abdurrahman Öz, önüme düştü ve başladık kapıları çalmaya, iz sürmeye...Kimi zaman Kazdağları’na yolumuz düştü kimi zaman Gönen’in Çakmak  Bayırı’na, ovalarına, tepelerine...
İz sürmek önemli...Önemli amma tarihe ışık tutmak, yazmak daha da önemli. Yaşananların canlı bir tek tanığı kalmamış ki, belgesel bir kitap yazayım. Belki, yaşarlarken sorulmuş ama koca ülkede bir tane mürekkep yalamış çıkıp da, bu da benim ülkeme ve insanlarıma borcum diyerek, satır belgelememiş, yazmamış, unutulmuş..!Bu ülkeye, kente, insanlara kahve ya da meyhane sohbeti lazım değil ki, ya yüreklerini hiçbir şekilde sakınmadan, kendilerini ateşe atan, kendileri ateş olan, yakan ve yananlar ne olacak!?

İşte, başından beri sözünü ettiğimiz budur..
Tarih, karanlığı kabul  etmez.... Hep bir şeyler olur, birileri çıkar ve  karanlık bir anda gün gibi, aydınlığa kavuşur...

ÇALOBA’nın hükmü de, anlamı da budur..!

ÇALOBA bitip, okurla buluşmak için gün sayarken, kapımız çalındı ve yine yakın tarihimizin önemli bir olayı kalemimize düştü. Atlamak, unutmak hiç olmaz. Başladık yazmaya, çalışmaya.

Esen kalın...
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ