Bugün: 22.11.2017

Yazık ülkeme!

Daha da kötüsü var mı?
1 Ağustos 2013 tarihi, Bandırma için önemli bir gündü.
2009 yılının son aylarında yaşanan bir dizi polis operasyonu ve soruşturma neticesinde onlarca insanın gözaltına alınmasıyla  başlayan ve Yaşam gazetesinden Cihan Hayırsevener’in silahlı bir saldırı sonucu yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olaylar zinciri, bilindiği gibi, Türkiye gerçeğine uygun olarak, “özel yetkili” Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüşülmek üzere İstanbul Beşiktaş’a gönderildi.
Yaşantımda, “Özel yetkili mahkemeler” bana hiç yabancı olmadı.
Yaşamımda “Özel” olarak kurulmuş  hiçbir şeyin varlığını da, rolünü de  kabullenemedim ve hep red ettim.
Konu olan, hele bir de hukuk, yargı ve adalet ise,  Tanrı hepimizin yardımcısı olsun...!

Neyse...
Sonuçta,  ben de bir şekilde tutuksuz sanık olarak  bu davaya eklemlendim.
Neden ve niçin!?
Artık, ezberledim ve bu ezber, ne yazık ki, yaşamımın vazgeçilmez bir parçası oldu: GERÇEKLEŞEN OPERAS YON  VE SORUŞTURMA SÜRECİNDE YAZDIĞIM MAKALELER  İÇİN....
Yargı sürecinde Beşiktaş’daki duruşmada bir kez sözlü ve yazılı ifade verdim  ve davayla hukuksal açıdan ilgisizliğimi anlatarak, beraatimi istedim.
Bir daha da beni ne arayan ne soran, ne de ifademe başvuran oldu.
Bir kez de, Beşiktaş’a “özel yetkili” mahkeminin isteği üze rine Bandırma Ağır Ceza da ifade verdim, aynı şöyleri söyleyerek, beraatimi istedim.
O kadar...
Derken, günler günleri, aylar ayları ve yıllar yılları kovaladı, “özel yetkili mahkeme”, 1 Ağustos 2013 tarihinde kararını verip, bana da 2 sene 8 ay ceva vermiş..!
Vermiş, diyorum, çünkü karar duruşmasına bile gidemedim, çalışıyordum. Mahkemenin kararına ve gerekçesine  bakıp,  kararı Yargıtay da Temyiz edeceğim.
Karar; vatana ve  millete hayırlı olsun, diyemeyeceğim.
Çünkü, Türkiye’de, ne yazık ki, hukuk adına, yargı ve adalet adına yaşananların “hayırla” bir ilişkisinin olabildiğine dün de inanmıyordum ve bugün de inanmıyorum.

Bu ülkenin ve kentin bir gazetecisi ve yazarı olarak, ama en önemlisi bir yurttaş olarak şunu çok iyi biliyorum: Bu ülkede yönetim erkini elinde  bulunduranlar, söz ve karar sahipleri, demokrasi ve özgürlük adına, hukuk ve adalet adına bu ülkenin insanlarına yıllardır eziyet edip, yazık ediyorlar.
Onun  için yaşananlar ve bu sorun, Engin Arıcan’ın bireysel sorunumuymuş gibi görülmemeli. Bu sorun, toplumsal bir demokrasi ve özgürlük sorunudur.
Ben, bir gazeteci ve yazar olarak, Türkiye’de baskıcı ve otoriter yönetim anlayışının  tüm  Devlet ve toplumsal yaşamımızın genlerine sindiğine, yosun tuttuğuna inanıyorum.
Tüm yaşamım; demokrasi ve özgürlük adına, adalet ve eşitlik uğruna yıllarca mücadele vermekle geçti. Ülkemin sorgu evlerini, işkencehanelerini, cezaevlerini yıllarca yurdum belle dim.
Bu tutkumdan ve yazdığım makalelerden, yazılarımdan dolayı seceremin delik deşik edilmesine, itilip kakılmaya  alıştım.
O yüzden yaşadıklarımızı fazla önemsemesem de, ülkeme ve kentime yazık edilmesini dün de kabullenenemedim, bugün de, yarın da kabullenmeyeceğim.

Son kitap çalışmam, ‘POYRAZIN ÇOCUKLARI’..!
POYRAZ, Bandırma, demek...
Ben de POYRAZIN ÇOCUKLARI’ndan biriyim.
Daha önce de bir çok kez yazdım.
POYRAZIN ÇOCUKLARI, Çerkez Hasan gibi, işgalde ocağından düşman askeri ve işbirlikçiler tarafından dövüle sövüle çıkartılan ve kent meydanında sorgusuz sualsiz ipe çekilip, günlerce ibret-i alem için sallandırılandır...
POYRAZIN ÇOCUKLARI, Yahya Sezai Uzay gibi, işgalci geliyor  diye kentini terk etmeden, işgale karşı direnen ve ocağı basılıp,yağmalanan, eşi ve çocukları önünde  aşağılanıp, dövülerek “özel yetkili” Yunan Askeri Mahkemesi’nde idama mahkum edilip, aylarını yıllarını zindanlarda geçiren, ölsün diye Haydar çavuş Camii’ne cemaatla tıkılan ama  bir şekilde kurtulup, Bandırma’nın ilk geçici kaymakamı olandır.
POYRAZIN ÇOCUKLARI, Bacak Hasan’lar, Çepnili Osman’lar, Kara Kazım’lar, Altıparmak Nuri’ler ve Çakırcalı Mustafa’lardır...
POYRAZIN ÇOCUKLARI’ nın üzerine hiçbir şeyin gölgesi düşmez,düşemez.
Onlar, aynı zamanda GÜNEŞ’in ÇOCUKLARIDIR...
Güneş emzirmiştir onları ve GÜNEŞİN SOFRASI’nda eğleşirler...

Sonuç olarak, “özel yetkili mahkeme”nin hakkımda vermiş bulunduğu hüküm, benim için süpriz  ya da kahredici olma özelliği taşımıyor.
Hükmü eline alıp, “Ahha Arıcan’ın da işi bitti”, diyerek  kimse kınayı yanlış yere yakmasın.!
Ben, bu süreçte, yaşanan olaylar zinciri ve talihsiz bir şekilde yaşamını yitiren Hayırsevener ‘le ilgili, davanın gerçek anlamda görülebildiğine, karanlığın tam olarak aydınlatılabildiğine, varılmış sonucun  kamuoyunu ve Hayırsevener’in bizzat Aile fertlerini bile tatmin edebildiğine inanmıyorum.
Mesleki olarak, bunun için kendime göre gerekçelerim var. Sürecin aydınlatılabilmesi için değil karanlığa fener tutmak, mum ışığına bile nasıl tahammül gösterilmediğini bizzat yaşayarak gören, yaşayan bir insanım.
Onun için spekülatif yorum ve hükümlerden kaçınarak, önümüzdeki zamanın ve tarihin hakemliğine inanıyorum.
12 Eylül faşizminin en karanlık olduğu yıllarda, faşizmin tutsaklarının sığınabilecekleri Yaradan’dan başka hiçbir şey yoktu!
Bu koyu çaresizlik ve zulüm koşullarında insanlar, ısrarla ve inançla, hep akla ve vicdanlara seslenerek, adaletin kırıntısının  peşinde koştular.
Zaman içersinde o demir kapıların insanlara nasıl açıldığını, darbecilerin ve karanlığın cellatlarının nasıl hesap günlerinin geldiğini ben biliyorum.
Onun için gerçek anlamda özgürlük ve adalet duygusunu, inancını yitirmeden önünüze bakmayı bilmek zorundasınız.
Bunun kolay bir iş olmadığını, kahredici bir çaba olduğunu biliyorum ama bundan başka  bir yol olduğunu kim iddia edebilir. Ben de sonucu kabullenmeyerek, sonuna kadar özgürlük ve adalet mücadelemi vererek, önüme, işime bakacağım.

Yaşam, çelişkilerle dolu...
Zaten, diyalektik olarak tersi de mümkün değil. Yukarıda da yazdığım gibi, mahkemenin karar duruşmasına katılamadım ve kararı önce telefonla yarım yamalak öğrenip, sonrasında da Yaşam gazetesinde okudum.
Güldüm, geçtim...
Büroda, bir süre sonra İstanbul da yayınevimden telefonla arandım ve İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na bu yıl katılıp katılamayacağım soruldu.
İlgilenemedim ve oğlum Ozan’a mesajla katılacağımı bildirmesini söyledim.
Şaka falan değil...Söz konusu olaylar yaşandığında ve dava başladığından bugüne geçen yaklaşık 4 sene içersinde iki kitap yazarak, yayınladım: ÇIĞLIK ve ÇALOBA... Bu arada,  SARI PAŞA, 3. baskısını, ÇALOBA 2.baskısını yaptı!
Avukatlar, verilen hükmün Yargıtay’da bir terslik olmazsa, mutlaka bozulacağını ya da en kötü ihtimal, kelepçeli özgürlük hakkından yararlanabileceğimi söylediler.
Daha da kötüsü var mı?
Diyelim ki, kısa bir süreliğine de olsa cezaevine girmem gerekiyor, acaba ne yapardım, diye kendi kendime soruyor ve yine kendi kendime gülüyorum. Sanırım, en azıdan bir veya iki kitap daha yazardım..!

Türkiye’de en garip şeylerden birisi yaşamın ta kendisinin mizah konusu olmasıdır ki, bir ülke ve toplum için gerçek trajedi budur.
Hep yazdım ve  her ortam da dile getirdim.  AK Parti’nin en büyük sorunu  Devlet’in ve toplumun, yaşamın her alanında gerçek anlamda demokratikleştirilmesi ve özgürlük alanının genişletilmesidir, diye...
Siyasal ve sosyal tarihte, “paket demokrasisi” diye bir kavram  yok..!
Bilimsel olarak  olmayan bir kavramdan hareketle, “ileri demokrasi” kavramı etrafında ne idüğü belirsiz bir demokratikleşme süreci izleyemezsiniz, kimseyi de buna inandıramazsınız.
Türkiye’de halen kamuoyunun en çok tartışma konusu olan hukuk, yargı ve adalet sistemine bir bakın!
Adalet ve yargı kavramını “özel” kılıp, “özel suçlar” ve “özel suçlu” yaratmanın peşine düşerseniz ve bunu yaparken en büyük dayanağınız polis gücü ya da “gizli tanıklar”, telefon ve ortam dinlemeler olursa,  daha yıkılmamış ve hesabı bile görülmemiş 12 EYLÜL KORKU İMPARATORLUĞU’ndan bir başka KORKU İMPARATORLUĞUNUN MİMARI olursunuz.
Türkiye’nin ve Ak Parti iktidarının yıllardır en büyük paradoksu budur ve bir anlamda siyasal iktidar, siyasal muhalefete bile ihtiyaç duymadan kendi mezarını kendi elleriyle hazırlamaktadır.

Ak Parti iktidarının 2002’den bugüne  hesaplaşma mantalitesiyle  içine girdiği çok yönlü iktidar hesaplaşmasını biliyor, görüyor, anlıyoruz.
Ancak, bu siyasal hesaplaşmanın gün geçtikçe zıvanadan çıkmaya başlayıp, kendi genci ve yaşlısıyla, kadını ve erkeğiyle, kurumlarıyla bir hesaplaşmaya ve ötesinde de yargısız infazlara yöneldiğini görmemek için kör olmak gerekiyor.
Dünyada, hiçbir ülkede ve hiçbir siyasal iktidar ya da ideoloji, kaygı ve yarın  korkusuyla  geleceğini garanti ve güvence altına alamaz. Bunun örneği de yok!
Tersi, mümkün olabilseydi, Roma İmparatorluğu, Büyük Britanya, Osmanlı bugün yaşıyor olurdu.

Siyasal rövanşizm bir noktaya kadar anlaşılabilinir. Ancak, siyasal rövanşizim, demokrasi, evrensel ve çağdaş hukuk, temel insan hak ve özgürlükleri ekseninden sapar ve uzaklaşırsa, siyasal mazoşizm ve sadistlik öne geçmeye başlar. Bu, aklın ve vicdanın boğazlanmaya başladığı bir süreçtir.

Sonuç olarak, Ramazan Bayramı’nı kutlamaya başlayacağımız şu günlerde, kimsenin ağzının tadını bozmak haddimize düşmez ama kimse de bu milletin ağzının tadını kaçırmak hakkına sahip değildir.

Bayramınız kutlu olsun..Esen kalın...

Not: Bu makale,bayram öncesi yazılmıştır.
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 958