Bugün: 17.10.2017

Ülkenin boynundaki ilmik!

Bu ülkede polis, savcı, hakim olmak da insan olmak da zor zanaat!

2009 yılı Bandırma için önemli...

Önemli, 2009 yılı 29 Mart’ında gerçekleştirilen yerel seçimler öncesinde Bandırma’da  ve Erdek’i de içine alan yerel iktidar mücadelesinde merkezinde AK Parti ve CHP’nin yer aldığı bir iktidar mücadelesi ve CHP’nin gündeme taşıdığı o günlerden bugünlere havada kalmış trilyonluk yolsuzluk ve suistimal itham ve iddiaları var.

Önemli,2009 28 Ekim’in de Balıkesir ve Bandırma Emniyet Müdürlüğü KOM bünyesinde, Savcılığın insiyatifinde başlatılmış bir operasyon ve gözaltılarla başlayan ve halen devam eden bir  “yargı” süreci var.

Önemli, 2009 yılı Aralık ayının 18’inde  Bandırma’da yayınlanan Yaşam gazetesinin genel yayın yönetmeni Cihan Hayırsevener’in ateşli silahla vurulması, yaralanması ve ölümüne sebebiyet verilmesi vakası var.

28 Ekim’de söz konusu itham ve iddialar kapsamında  ifadesine ve tanıklığına başvurulmuş, gözaltına alınmış,tutuklanmış toplam kaç kişi var: Yaklaşık 50 kişi..!
Bunları kategorize etmek gerekirse, bu isimlerden 3 kişi Bandırma Belediyesi Fen İşleri bünyesinde müdür ya da memur:Ömer Şenocak, Ufuk Tokbay, Mustafa Aydın..!
Biri, Bandırma Belediyesi eski başkan yardımcısı ve  İGM üyesi, Talip Yıldız...!
Biri, İlkHaber gazetesinin kurucusu ve Bandırmaspor eski Kulüp Başkanı İhsan Kuruoğlu..!
Diğerleri, ŞAHİNLER şirketinin sahipleri ve Kuruoğlu’nun kardeşi Osman Kuruoğlu ile oğlu İlbey Kuruoğlu..!
Biri, MİRAP şirketler grubunun sahibi Çetin Mirap..!
Ve daha bir çok bu kentte ve bölgede bilinen, tanınan isim...

Bu, insanlar, tutuklu ve tutuksuz, önce Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Daha sonra dosyaları “özel yetkili mahkemeye” havale edilerek, İstanbul 10. Özel Yetkili Mahkemeye sevk edildi ve bu mahkemede yargılandılar.
10.Özel Yetkili Mahkeme, sonuçta Özel Yetkili Savcılık dahil, bir karara vardı ve sanıklarla ilgili itham ve iddiaların “organize suç örgütü” kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirterek, “yetkisizlik” kararı verdi ve dosya, Yargıtay’a gitti.
Yargıtay, itham ve iddialar kapsamında yetkinin mahkemenin “özel yetkili mahkeme”de olduğunu belirterek, dosyayı 13. Özel Yetkili Mahkemeye gönderdi.
Bu arada, “özel yetkili mahkeme”ler kaldırıldı ve mahkemelerin adı Ağır Ceza Mahkemesi oldu ama “belli davalar”ın karara bağlanabilmesi için adı değiştirilmiş olsa da, “özel yetkili mahkemeler” tarafından sonuca bağlanmasını istedi ve dava halen sürüyor.
Sonuçta, Bandırma’nın davası, İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde, “özel yetkili mahkeme”de görüşülüyor ve Savcılık mütalaasıyla dava karar sürecine girdi.

Bandırma için üç yılı aşkın bir zaman sürecini kapsamış bu davayla ilgili başından beri bir gazeteci ve yazar olarak  bir makale bile yazabilmek zor..!

Neden ve niçin!?

Çünkü, bu vakalar başladığı günden itibaren Balıkesir ve Bandırma’da benim dışımda,  yazı yazan, soru soran, soruşturan, sorularına yanıt arayan olmadı..!
Yazdım da ne oldu? Başım göğe mi erdi!?
Hayır..!
Önce, Bandırma’da soruşturmayı yürüten ilgili ve yetkili kişiler tarafından  bu konularda yazı yazmamam, fikir yürütmemem, soru sormamam konusunda uyarıldım...Sonra, “kibarca” tehdit edildim...Sonra, başıma gelmedik olay, getirilmedik “şey” kalmadı...Ve sonunda, bir gün gazetem ve evim  basılıp, arandı, saatlerce Emniyet de bekletildim ve saatlerce Savcılık da ifade verdim.
İfademi alan Cumhuriyet Savcısının  şu ifadesi önemli idi: 
- Engin Bey, Biz sizin bu olaylarla ilişkiniz olmadığını biliyoruz ama sizi bu davanın sanığı yapacağız.!”
Ben de kendisine aynen şu soruyu sordum:
-Sayın Savcım, anladığım kadarıyla bu soruşturma nezdinde sizi de aşan birileri devrede.”
Evet, 2009’da Bandırma’da yaşanan operasyon ve sonrasında yaşanan gelişmelerde “birileri”nin hep devrede olduğunu çok değişik olaylarla hep gördüm ve yaşadım.

Bir gazeteci ve yazar ne yapar?

Öncelikle mesleki sorumluluğunu yerine getirerek, BEDELİ NE OLURSA OLSUN, işine bakar ve yazar..!
Beni bilen ve tanıyan okurlarımız iyi bilirler ki, bugüne kadar ki, mesleki yaşantımda doğru bildiklerimi yazmaktan bir gün bile imtina etmedim ve hep yazdım.
Bakın,30 Nisan tarihinde gerçekleşen 13.İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde Savcı, mütalaasını verdi ve benimle ilgili ne dedi ve ne istedi:
“Sanık Engin Arıcan’nın sanık İhsan’a ait gazetelerde yazılar yazdığı,bu yazıları sanık İhsan’ın talimatı ve hedefleri doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmeye çalıştığı, sanık İhsan hakkında  işlem yapan tüm kamu görevlilerini karalamaya yönelik yazılar yazdığı, bu haliyle örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiğinin anlaşıldığı.(s.4)...Sanık Engin Arıcan’ın örgüte üye olmak suçunu işlediği anlaşılmakla eylemine uyan TCK’nın 220/2. maddesi gereğince CEZALANDIRILMASINA.(S.6)”

Buna göre, Sn.Savcı, (TCK 220/2) “Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar’, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmamı talep ediyor...
Ortada yazının dışında ne var!?
Hiçbir şey..!
Bu yeni bir “şey” mi!?
Hayır..!
Bu, benim bu davaya “sanık” olarak eklemlendiğim ve ilişkilendirildiğim günden bugüne bilinen ve ortadaki gerçek..!
“Sanık İhsan’a ait gazetelerde yazılar yazdığı, bu yazıları sanık İhsan’ın talimatı ve hedefleri doğrultusunda yazıp kamuoyunu yönlendirmeye çalıştığı,sanık İhsan hakkında işlem yapan tüm kamu görevlilerini karalamaya yönelik yazılar yazdığı, bu haliyle...”
İşte, 21.yüzyılın Türkiyesi’nde  bir gazeteci ve yazarın başına gelen, ne yazık ki bu..!
Bir kere, ben, tüm bu olaylar sürecinde, kurucusunun İhsan Kuruoğlu olduğu gazetenin Genel yayın Yönetmenliği görevini yapan,gazetenin genel yayın politikasını belirleyen bir mesleki konumdayım ve bu benim görevim..
Bu koşullarda, hangi gazeteci, bir gazete yöneliminde sorumluluk alabilir, işini yapabilir!?
Başka!?
Bu süreçte, genel yayın yönetmenliği yaptığım gazetenin, bordrolu ve SSK’li bir çalışanıydım...Bunları da mahkemeye belgeleriyle hep sundum.
Başka!?
Mesleki yaşantım boyunca, Kuruoğlu ile hiçbir zaman “talimata” dayalı bir ilişkimiz olmadığı gibi, Kuruoğlu, bana işim gereği talimat da verebilir..
Ötesi...Benim yazı yazmakla ilgili,mesleki bir desturum vardır ve hep şöyle derim: Kaleminin götürdüğü yere gideceksin..!
 Benim için kalemin dokunamayacağı, ele alamayacağı hiçbir kişi, makam ve mevkii yok.. Ben, Cumhuriyet Türkiyesi’nin evladıyım, yaşamımı el-etek öperek sağlayan bir gazeteci ve yazar değilim. Allah, tersi bir şeyi yazdıysa da bozsun!
Ayrıca, Allah, şuna da şahit olsun ki, 2009 öncesinde yaşanmaya başlamış bu talihsiz, kirli ve kanlı süreci, zamanı geldiğinde tüm boyutlarıyla yazmak ve kitaplaştırmak, benim bu ülkeye ve insanlara kalemimin borcu olsun..!
Çünkü, hiçbir şey ama hiçbir şey, karanlıkta kalmamalı ve gün yüzüne, aydınlığa taşınmalı...

Ben,”birileri” tarafından, 2009 yılı başından başlayarak, Bandırma’nın ve insanlarının boynuna “ilmik” geçirildiğine  inanıyorum. 

İşte, bunun adı, “yargısız infaz”dır..!

Kimse, “aman Allah’ım Arıcan neler yazıyor” diye hoplamasın... 
Türkiye’de yaşanan ve bölük pörçük kamuoyunun gündemine gelen, kısmen de olsa aydınlanmaya başlayan  vakalar ortada..! 
Bu olayları, Mars’lılar yapmadı...
Ülkenin cumhurbaşkanını öldüren, zamanında başbakanını  ve bakanlarını asan, sonrasında fazla ileri gittik diyerek utanmadan ülkenin bir bir gençlerini sallandıran, Yazıcıoğlu’nu, bilim insanlarını “kaza” ile kurban eden,  işkenceyi meslek edinmişlerin, örgüt kurup örgüt bozanların, toplu katliamlarla bu ülkenin insanlarını birbirine kırdıranların Marslılar olmadığı muamma mı!?
Bandırma, boynuna geçirilen “ilmiğe” ilk kez de tanık olmuyor?
Öncesi de var...Acaba, içimizden kaç evladımız bu kirli ve kanlı oyunlara bugüne kadar kurban edildi?İçimizden kaç evlat, anasız babasız, yetim, öksüz bırakıldı? 
Şairin dediği gibi, Türk toplumu  ve insanı, yeni değil, yıllardır acıyı bal eylemiş bir toplum..!

Gazeteci ve yazar, bu ülke ve toplum gerçeklerini yazmayacak da ne yapacak?
Ne yazık ki, kimi korkuyla kimi bir iblis gibi inine sinerek, her türlü erdemden uzak, bu kirli ve kanlı düzenin zebaniliğine soyunuyor. Böyleleri çok ve ne yazık ki, her türlü maskeyle aramızdalar...
Kuşkusuz,yaşanan salt Bandırma gerçeği değildir. Bu gerçek ve yaşananlar, ne yazık ki, ülkemin gerçeği ve bizler bu gerçeklerle yaşamak, boğuşmak zorundayız.

Bu olayın bir yönü.
Olayın, bir diğer yönü ise, 2009 Mart öncesi başlamış kirli ve kanlı sürecin Bandırma nezdinde aydınlığa kavuşması nasıl sağlanacak ve bu sürecin vakalarının aydınlatılmasında  Emniyetin, Adliyenin, yargının, hukukun, adaletin görevi ne olacak?
Zor  ve karmaşık olan soru budur?
Kuşkusuz, toplumsal anlamda, en karanlık dönemlerde bile Adalet arayışı vazgeçilmezdir.
11 yıldır Ak Parti iktidarında, gerçek bir adaletin  sağlanması yönünde, evrensel ve çağdaş bir hukuk anlayışının,yargı sisteminin gelişmesi ve gerçekleşmesi toplumsal bir beklenti. Toplumda, genel olarak adalet konusunda genel bir kaygı ve endişe var.
Şunu biliyoruz: “Paket”li demokrasi olmaz ve iktidarın benzer uygulamalarından herkes bıktı. Bu bir anlamda, nabza göre, şerbet vermeyi çağrıştırıyor...
Örneğin, 4.Yargı Paketi’nin Meclis’de görüşüldüğü günlerde Meclis’deydim ve vekillerin söylediği, “5.Yargı Paketi” ile beklentilerin ve sorunların,sıkıntıların biraz daha hafifleyeceğiydi.
Böyle bir rezillik olmaz ve bir toplum böylesine aşağılanamaz..
Çünkü,bu özgürlüklerin ve yargı’nın siyasal iktidar tarafından fiilen baskı altına alınması ve fiilen işlevsiz bırakılmasıdır.
“Demokrasi”,”özgürlükler”, “adalet”,  “yargının demokratikleşmesi” siyasal iktidarların pazarlık unsuru değildir, olamaz..
Türkiye ve Türk insanı, bugüne kadar her şeyi gördü ve yaşadı..
Örneğin;
- İşgal yargısı ve mahkemeleri..
-Mütareke yargısı ve mahkemeleri..
- Cumhuriyet ve Devrim mahkemeleri...
- Yassıada yargısı ve mahkeleri..
- 12 Mart faşist yargısı ve mahkemeliri...
-Devlet Güvenlik yargısı ve mahkeleri..
-Sıkıyönetim yargısı ve mahkemeleri..
-12 Eylül faşist yargısı ve mahkemeleri...
- Özel yetkili yargı ve mahkemeleri...
Bu ülkenin  görmediği ve yaşamadığı ne kaldı?
Biz söyleyelim: Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla egemen kılındığı, gerçekten demokratik bir ülke göremedik!
Çağdaş ve evrensel hukukun egemen olduğu, yargının demokratikleştiği bir ortam yaşayamadık..
Onun için, bağımsız, çağdaş, demokratik bir yargı sistemi, adaletin gerçek anlamda tesisi için ülkenin ve toplumun ortak talebi olmalı.
Devlet ve siyasal iktidarlar, gerekçesi ne olursa olsun, yurttaşına tuzak kurmamalı, kuramamalı..! Bunun teminatı da, demokratik bir Devlet ve toplum, hukuk ve bağımsız adalet olabilmeli.

İşte, tüm bu ortak yıllanmış arzu ve beklentilerin teminatı, düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alınmasından geçiyor. Bunun temininin de ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinden geçtiğini hep söyledik ve yazdık.
Onun için daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük, diyor ve istiyoruz. Sorun, birilerinin kentin ve insanlarının boğazına şu veya bu nedenle geçirdiği ilmiğin,sökülüp atılması da değildir. Çünkü, gerçek de ilmiğin kendisi ülkenin ve milletin boynundadır.

Esen kalın...


Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1531