Bugün: 22.11.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • TÜRK’ÜN AKLI, HESABI YOK MU!?

TÜRK’ÜN AKLI, HESABI YOK MU!?


üneydoğu`da yaşanan bir beka sorunu. Topyekün bir saldırı altında Türkiye. Bunu yalnızca terör olarak tanımlamayı yanlış görüyorum. Kullanılan argümanları gördüğümüzde 1. Dünya Savaşı`nın bir fotokopisini birebir yaşıyoruz. Eğer uyanık olmazsak, balkanlarda yaşanan olayın bir benzeri Ortadoğu`da yaşanmak üzere. Eğer kendi içimizde bölünmek istemiyorsak yapmamız gereken yaşananları doğru anlamak.”



TSK’nden kendi rızasıyla ayrılmış ve bugün güvenlik uzmanı olarak çalışan bir insan Mete Yarar. Geçtiğimiz günlerde bir TV kanalında doğu ve güneydoğu Anadolu’da neler oluyor, PKK ve terör sorunu, sınırlarımız, patlatılan bombalar ve Türkiye’nin konumu üzerine yaptığı açıklamalar çarpıcı ve düşündürücüydü.



Yarar’ın veya bu konular, yaşananlar  üzerine düşünce üretenlerin söyledikleri şeyler ilk kez duyduğumuz düşünceler mi, hayır!


TC Devleti’nin kuruluş süreci sancılı ve sıkıntılıdır. Osmanlının son yıllarını, Balkan savaşını, Çanakkale savaşını ve 1.Dünya Savaşı yılları sonunda yenik taraf olarak imzalanan  Mondros mütarekesini, işgal yıllarını, Kuva-yı Milliye mücadelesini, ulusal kurtuluş  savaşını ve Mustafa Kemal gerçeğini, Sevr dayatmasını, özellikle Sakarya ve Büyük Taarruzla  bağımsızlık savaşının zaferle sonuçlanmasını, savaşın ateşi içinde yeni bir Türk Devletinin kuruluşunu  tüm safhalarıyla anlayamıyorsak, sonrasında Lozan ve Montrö anlaşmalarını da anlayıp, yorumlayabilmemiz güçtür.


Şu söylenebilir, Türkler, 1918-1922 ve 1923 yılları arasındaki dönemde sadece yeni bir devlet kurmakla yetinmediler. Hesap yapanların, yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışanların hesabını da düzenini de bozdular. Başını İngiltere’nin çektiği o yılların  sömürgeci devletlerinin  kendi aralarında çözmeyi ahdettikleri ‘doğu sorunu’, ‘şark sorunu’ nun merkezinde Osmanlı’nın yıkılması ve Osmanlı topraklarının aralarında  paylaşılması vardı. Evet, bunu büyük ölçüde başardılar ama tamamlayamadılar.


1.Dünya Savaşından Osmanlı gibi yenik çıkmış Almanya, Versay Antlaşmasının  kendisi için ağırlığını ve utancını hep yaşadı. 1920’li yılların sonunda ve 1930’lu yıllarda Almanya’nın Hitler, Naziler ve faşizm  gerçeği ile tanışması ve 2.dünya savaşı, bu nedenlerle, sürpriz değildi.


Türkiye’nin ülke ve millet olarak kendisine gelmesi, silkelenmesi uzun sürdü. Onun içindir ki,  yakın tarihin yeniden yazılma ihtiyacı  kendisini dışa vurdu. Dünyada hiçbir ülke ve halk,  kendi tarihiyle  sürekli hesaplaşarak yürüyemez. Her şeyden öte, devletler, milletler ve insanlar için barış,  bir ihtiyaçtır.


Türkiye ve Türkler, Lozan’ı ve Montrö’yü imzalarken,  kara, kanlı ve acıyla yaşadıkları bir kırım ve kıyım savaşının sonucunu verdikleri ve muzaffer şekilde sonuçlandırdıkları bir mücadeleyle  tayin edip, kendi tarihleriyle bir nebze olsun helalleştiler.


Ama ne Türkiye ve Türkler için bu yolun sonu idi ne de başta İngilizler olmak üzere Fransızlar, İtalyanlar ve diğerleri için Lozan ve Montrö yolun sonuydu. İngiltere temsilcisi veLozan  Konferans Başkanı  Lord Curzon’un  İnönü’nün  taleplerini  sürekli ret etmesine  karşılık,söylediği sözler, şöyledir: “Hiçbir dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var bir de bu yanımdakinde. (ABD gözlemcisi Richard Washburn Child) Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı? Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz!”


Keza, Lord Curzon’un, “Türkiye sahneden siliniyor diye üzülecek değiliz!(…) Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikan Senatör Lodge’nin dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan savaşların yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir. Türkler Asya’nın Kızılderilileridir, akıbetleri de onlar gibi olacaktır.”sözleri, ‘barış’ masasında bile tarihsel hesaplaşmanın niteliğini bize sunmakta…


İşte, bugün doksan üç yıl öncesine, Cumhuriyet  tarihine  dönüp baktığımızda yarım kalmış, sonlandırılamamış hesaplaşmanın günümüzde tüm yoğunluğu ile  bir ‘savaş’ boyutunda yaşandığını görmekteyiz. Türkleri Anadolu’dan sürmek, Boğazları ve özellikle de İstanbul’u uhdelerine almak, doğu ve güney doğu Anadolu’da bir Ermenistan ve Kürdistan devleti kurmak yüzlerce yıllık hesaplaşmanın günümüze somut olarak taşınmasıdır.


Kuşkusuz, Türk Devleti ve Türklerde boş durmuyor. Yüzlerce yıllık Batılı emperyal kuşatmayı yararak, kendi tarihi ve kültürüyle helalleşip, yaşamın her alanında dayatılmış ezberleri  bozarak, rol biçilen değil rol üstlenen, oyun kurulan değil  en azından kendi bölgesinde oyun kurmaya çalışan, ekonomik ve sosyal yaşamın her alanında çıta yükseltmenin, 2023 yılında dünyanın en gelişkin 10 ülkesi arasına girebilmenin mücadelesini veriyor. Bu aynı zamanda, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığını gerçekten ileri taşımanın ve ulusal egemenliğini daha da perçinlemenin arayışı ve mücadelesidir. Bu aynı zamanda ‘yerli’ ve ‘milli’ olan, oldurulmaya çalışılan ile  sömürgeci  Batı ve işbirlikçileri arasındaki kavganın adıdır.


Hani kimileri tarafından deniyor ya, Çanakkale, kurtuluş savaşı ve Mustafa Kemal varken, Kut`ül Amare da nereden çıktı, diye…Oysa ki, ya  gerçekten bilmiyorlar ya da bunlar içimizdeki işbirlikçi okumuş cahiller taifesidir. I. Dünya Savaşı sırasında, 1916`da Kut`ül Amare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı`nın 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan  ve Osmanlı Devleti`nin Orta Doğu`daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli  Sykes-Picot Anlaşmasına açılan kapıdır, Kut’ül  Amera zaferi!


Şimdi, antlaşmanın 100.yılında bu antlaşmayı günün koşullarına göre yeniden biçimlendirmek ve Ortadoğu’yu aynı sömürgeci amaçlarla paylaşmak isteyenler, uydu devletçikler kurmak isteyenler, günümüz Türkiye’sinin de 100 yıl sonra Kut’ül  Amare zaferini anımsamasından,    Sykes-Picot Anlaşmasını mercek altına almasından rahatsız olup, Türkiye’yi masanın dışına itmenin arayışını sergiliyorlar ama nafile..


Dün, gazetemizde ‘üst akıl’ konusuna değinmiştik. ‘Üst akıl’ ın sorgulanması ve anlaşılması ne kadar önemli ise, ‘akıl tutulması’ da bir o kadar önemli. Bir okur, ‘akıl tutulması’ na ‘beynin eror vermesi ‘ demiş. Aklın özgür ve özgün düşünememesi , ipotekli bir kişilik , Olayları tek yönlü görmek "ötekileşememek" , empati yoksunluğu, aklın varlığının ve işlevinin farkına varamamak, farkındalıktan yoksun oluş , öznellik ile nesnellik arasındaki ayrımı ya da birleşmeyi doğru yapamamak olarak da ifade  ediliyor.


Evet, şimdi sormak, ‘aklı’ çalıştırmak gerekiyor: Bir orduyu donatacak silah, bomba, mühimmat  bu ülkeye nasıl giriyor ?Irak da ve Suriye de neler yaşanıyor? Alman Meclisi, durduk yer de bu Ermeni soykırım yasasını neden kabul etti? TSK’nin  F-16’ları her gün Kuzey Irak da Kandil de yeri göğü bombalarken,  PKK’nın  lider kadrosu Kanarya Adaları’nda  tatil mi yapıyor? ’ Kobani’ deki   YPG’li tosuncuklar ile DEAŞ’lı tosuncuklar, kimin ürünü? Batılı cümle alemin Akdeniz  kıyılarında, ABD ,Fransız, İngiliz özel kuvvetlerinin Suriye’de  işleri ne? Neden,  NATO’lu ‘dostlarımız’ ülkelerinde PKK’lı tosunları bağırlarına basıyorlar? Osmanlı ve İslam  sözcüğü, Batı’dan vazgeçtik, neden içimizde çok kişinin tüylerini diken diken ediyor? Bu ülkenin evladı, nasıl olur da, 1453’ü ve 1919’u ‘kabus’ ve ‘kara gün’ olarak yorumlayabilir?


Esen kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 525