Bugün: 20.08.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • REFERANDUM VE BATI’NIN TELAŞI..!

REFERANDUM VE BATI’NIN TELAŞI..!


umhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eski Bakan Hasan Celal Güzel yönetimindeki Yeni Türkiye’nin Misak-ı Milli Özel Sayısı’ na önsöz yazdı. Erdoğan’ın yazdığı  ‘önsöz’ üzerine , yaygın basında  hemen hiç bir tartışma yaşanmasa da, 16 Nisan referandum tarihi yaklaştıkça AB’nin yükselen tansiyonu ve sandıktan  ‘evet’ çıkma olasılığının başta Almanya olmak üzere  bir çok ülkeyi neden ve niçin rahatsız ettiği daha iyi anlaşılıyor.


Onun içindir ki, uluslararası ilişkilerde ve diplomaside bugüne kadar pek de  aşina olmadığımız bir şekilde AB, diplomatik teamülleri ters yüz etme pahasına  16 Nisan referandumunda bir taraf olarak rengini her şekilde belli ederek, sandıktan ‘hayır’ çıkması için hemen her yolu deniyor.


Ortada öylesine şaşkoloz bir  durum var ki, Batı’nın yani AB ülkelerinin yıllardır Erdoğan  ve AK parti karşıtlığı temelinde adım adım fiilen  içine düştükleri Türkiye düşmanı tutum karşısında  referandumda ‘hayır’ oyu kullanacağını beyan etmiş ülke içindeki  yurttaşlarda gelişmeler ve yaşananlar karşısında  ne yapacaklarını, ne kadar vereceklerini bilemez durumdalar. 


Yeni CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu, her zaman ki gibi  bilmeceyi çözdü ve  AB ülkelerinin koro halinde ‘hayırcı’ yaklaşımlarını ve devlet politikalarını anlaşılır kılabilmek için ‘aslında çaktırmadan  ‘evet’e  çalışıyorlar’ dahiyane yorumunda bulundu.


‘AMA AVRUPA DA ‘HAYIR’ DİYOR’..!!!


Referandum sürecinde aslında traji komik olaylara, yaklaşımlara, tutumlara tanık oluyoruz.

Günümüzün ana konusu ve sorusu, ‘evet’ mi ‘hayır’ mı da odaklaşıp, düğümleniyor. Geçtiğimiz günlerde bir yemeğe davetliyiz ve eski milli futbolcularımızdan biri  aynı soruyu bana yönelterek, ‘tüm Avrupa ‘evet’e karşıyken ‘Hayır’ derken , Engin bey, sen oyunu nasıl kullanacaksın’ diye sordu. Yanıtı soruda zaten vardı ve ‘Avrupa’nın karşısında oyumu kullanacağım’ yanıtını verdim. Masa karıştı… Aynı şekilde AB’nin tavrının aslında ‘evet’ olduğunu ama göstermelik olarak ‘hayır’ dediği konusunda beni  ikna etmeye çalıştılar… Güldüm, geçtim…


Çünkü, insan, bir başkasını kandırabilir ama kendi kendisini kandırması, kendisini ikna etme çabası gerçekten traji komik bir durum.! Zaten, bir müddet sonra taraflar AB’ni bir kenara bırakıp ABD ve CIA’nın referandum tavrı ve tutumu üzerine kendi aralarında konuşup tartışmaya başladılar.


LOZAN, MİSAK-I MİLLİ DEMEK DEĞİLDİR!


Biz konumuza dönelim ve referandum sürecinde kabaran Erdoğan ve AK parti karşıtlığı  vakasını daha iyi anlayabilmek açısından Erdoğan’ın yazdığı ‘önsöz’ de ne var, neler demiş ona bakalım. Zaten yazının başlığı başlı başına bir olay ve şöyle demiş:

“Kapanmamış parantezin kilidi: Misak-ı Milli”

Şöyle devam ediyor:

“Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuş olabilir, ama bizim köklerimiz çok derinlere iniyor. Türkiye Cumhuriyeti bizim ilk değil, son devletimizdir. Cumhurbaşkanlığı forsunda sembolik olarak yerini almış olan devletlerimizin geçmişi 2 bin 200 yıldan fazladır. Bu kadim geçmişte, ders çıkarmamız, ibret almamız gereken pek çok örnek, pek çok hadise vardır.


“Bu dönemin en önemli kırılma noktalarından biri olan Birinci Dünya Savaşıdır. Bir diğer adı da Birinci Paylaşım Savaşı’dır. Burada ifade edilen paylaşım, petrolün, Akdeniz’in, Süveyş’in, ticaret yollarının anahtarını elinde tutan Osmanlı’nın paylaşımıdır. Osmanlı, savaşa girerken 2.5 milyon kilometrekare toprak büyüklüğüne sahipken, cumhuriyetimizi kurduğumuzda elimizde 780 bin kilometrekare vatan toprağı kalmıştı. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı, yaşanan kötü gidiş karşısında, yeni bir direnç noktası oluşturmak amacıyla, razı olabileceğimiz asgari sınırları ifade eden bir Misak-ı Milli ilan etmişti. Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi de, bugünkü sınırlarımıza ilave olarak Musul, Kerkük, Halep, Batı Trakya, Batum, Kıbrıs, adaların bir bölümü gibi yerleri de içeren Misak-ı Milli’yi aynen kabul etmiştir. Kurtuluş Savaşımızın ardından cumhuriyetimizi kurarken, maalesef, Misak-ı Milli sınırlarımızdan daha azına razı olmak zorunda kaldık.”


1.DÜNYA SAVAŞI DEFTERİ HALA KAPANMADI!


Biraz tarihe ve sosyolojiye ilgi duymuş olanlar, bu  ifadelerin hem ülkemizde hem de uluslararası alanda ne demek olduğunu, nasıl sonuçlar çıkartılabileceğini de çok iyi görür ve anlarlar. Bu tabiri caiz ise arı kovanına çomak sokmanın, sokmakla da yetinmeyip kovanın içini tarumar etmek demektir. Bu, AB ülkeleri, ABD ve Rusya için ise, Türkiye’nin haddini aşan yorumlarda bulunması, tarihsel ve toplumsal bir gerçeği dile getiren cumhurbaşkanı Erdoğan ile siyasal iktidarın  küresel güç ve çıkar odakları nezdinde hedef olması anlamını taşır!


Erdoğan, söyledikleri ile de yetinmeyerek, yazısını şöyle bağlıyor:

“Burada toprak büyüklüğünden ziyade, zihniyetle, anlayışla ilgili bir sorun bulunuyor. Çünkü bizim yaşadığımız coğrafyada, bin yıllık bir Osmanlı ve Selçuklu geçmişimiz var. Bu kadim geçmişi yok sayıp, milletimizi 100 yılı bile bulmayan kısır bir tarihe mahkûm etme yaklaşımını reddediyoruz.


“Bugün Suriye’deki, Irak’taki, Mısır’daki, Libya’daki, Balkanlar’daki, Kafkaslar’daki hadiselerle niçin bu kadar yakından ilgilendiğimizi, ilgilenmemiz gerektiğini ancak geçmişe bakarak anlayabiliriz. Türkiye’nin oralarda ne işi olduğunu soranlara en güzel cevabı tarih verecektir. Gayet açıktır ki, Birinci Dünya Savaşı, aslında hâlâ sona ermiş değildir. Kanı kanla, zulmü zulümle örtmeye çalışanlara karşı biz kendi tarihimizden, kendi kültürümüzden aldığımız güçle çalışmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz. Misak-ı Milli’yi unutmamak bu mücadelenin ilk ve en önemli şartıdır.”


ONLAR SEVR’İN BİZLER MİSAK-I MİLLİ’NİN PEŞİNDE..!


Evet, Türkiye ve Türkler açısından 1.dünya savaşı asla bitmedi de 1.dünya savaşında muarızımız olan  ve Osmanlı imparatorluğu topraklarını  bölüp, parçalayıp kendi aralarında paylaşan, topraklarımız üzerinde suni devletçikler kurmuş  İtilaf Devletleri açısından  1.dünya savaşı bitmiş miydi?


Hayır..!


Her fırsatta  Türkiye’nin burnuna SEVR anlaşmasını dayatan ve bugününün Anadolu coğrafyasının bölünmesi ve parçalanmasını öngörerek, Lozan’da belirlenmiş sınırlarımız içerisinde Ermenistan ve Kürdistan devletçiklerini  türetip, boğazları 100 yıl önce olduğu gibi  kendi kontrolleri altında ‘uluslararası bağımsız alan’ ilan edip, Türkleri arada kalan toprak parçasına sürmeye niyetlenmiş olanlar aynı ülkeler ve  emperyal güçler değil mi? Bu hedeflere ve  amaçlara ulaşabilmek için Türkiye’de etnik ve mezhep temelinde her türlü kışkırtıcılığı yaparak, terörü  organize edip, besleyenler ve  teröristlere hamilik yapanlar; genç yaşlı, kadın erkek ,asker, polis,  sivil insanlarımızın kanını akıtanlar   bunlar değil mi?


100 yıllık tarihimizde bu emperyal güçlerle savaşarak muzaffer olmuş ve Cumhuriyet devletini kurmuş Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Türkiye tarihinde  ikinci kez  Erdoğan nezdinde bir irade ile ortaya çıkıyor ve doğal olarak ortalık karışıyor.


Dün bizleri yiyip, tüketmiş  olanların kalan son toprak parçasında bugün milleti arkalayarak ‘nerede kalmıştık’ denerek ayağa kalkışmasının ‘diriliş’ olarak kabul edilmesi ve uluslararası şer güçlerin  telaş ve korku içerisinde ‘hayır’ ipine  umut olarak sarılmalarını milletin  iyi anlaması, küresel oyunu iye görmesi   gerekiyor.


Esen kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 126