Bugün: 22.08.2017

Neyse...!?

Bir sürecin kapılarını aralamak

Basın mesleğine nasıl ve hangi koşullarda başladığımı artık anımsayabilmek benim için bile zor.
Yazmak ve yazdığını basılı bir metin haline getirmek ve dağıtmak eylemi  beni lise yıllarına kadar  taşıyabilir.
Bir anlamda şunu söyleyebilirim: Yazmak, benim için bir yaşam tarzı oldu ve halen de devam ediyor. 
Bu iyi mi!?

KALEM VE GAZETECİLİK...

Kalemi, kağıdı elime aldığım güne bile isyan ediyorum ama her ikisine de çok şey borçluyum.
Basınla, Bandırma’da da tanışmadım. Meslek yaşamına ilk İstanbul’da adım attım ve kimbilir, belki de İstanbul’da kalıp, orada bu işe devam etmeliydim.
Olmadı, yine oldurulmadı.
Çünkü, bildiğim ve inandığım yoldan İstanbul’da yürüseydim, ya içerde ya da mezarda olabilirdim.
Bir çok arkadaşım, bu nedenle, o yıllarda politik mülteciliği tercih etti. Rahat da ettiler. Kimbilir belki, yaban ellerde ben de var olabilmenin yolunu bulabilirdim. O da olmadı ve aslında biraz da bu yol bana cazip gelmedi.
Neyse...
Sonuçta, kentime döndüm ve özellikle Hayati Marangoz’un dürtüklemeleriyle elime daktilo başına bir oturdum, pir oturdum.

MARANGOZ VE KURUOĞLU

Önceki gün yaşamını yitiren matbaa ustamız Nihat Kayabaş’la o günlerde tanıştım. 
Bandırma’da Marmara haftalık ilk ofset gazete Marmara Vatan ve Hayati Marangoz’un yaşamımda nasıl derin izleri varsa, sonrasında Bandırma’nın ilk ofset gazetesi İlkHaber ve İhsan Kuruoğlu’nun da yaşamımda derin izleri vardır.
Bu yılların dili olsa da yaşananları anlatsa ama olmuyor,yine oldurulmuyor.
Şimdi Marangoz, oğlu Şiar ile uğraşıyor. Kuruoğlu ise, Kandıra misafirhanesinde, “acı biberim acı, ateşe sürdüm sacı, şimdi  ki kızlar kaçıyor, Bandırmalı güzelim, nedir bunun ilacı...” türküsünü söylüyor.
Evet, gülmeyin...Türküler, yasalardan da, hükümlerden de güçlüdür...
Türkülerin dili dün de, bugün de, gelecekte de yazılmış resmi tarihleri tepe taklak yapar ve tarihi gerçek anlamda iki ayağı üzerine oturtur ve kendince yazar..Hatta hem yazar,hem çalar hem de diyar diyar dillendirir...
Neyse...

HER YAŞAM  BİR 
ROMANDIR

Gazetecilik yaşamımda İlkHaber Ailesi’nin eşim Aynur ile birer ferdi olmamız da başlı başına bir hikayedir.
Bir kere olayın öncesi var.
Dedim ya, Marmara Vatan gazetesinin genel yayın yönetmenliği yanında ilk göz ağrımız REALİTE dergisini eşimle birlikte çıkartıyoruz o yıllarda.
Ekonomik durumumuz belli ve ‘dayan dizlerim dayan’ şiirini , ‘dayan midem dayan’a çevirmiş durumdayız.
Bize ne lazım, düzenli bir iş lazım..
O süreçte Kuruoğlu,serde Bandırma’lılık ve delikanlılık var ya, Marmara Vatan’a ve Marangoz’a kızmış, gazete basmaya ve çıkartmaya karar vermiş.
Duyuyorum, uzaktan uzağa izliyorum...Adamın biri, düzen kuruyor, diye...Derken, gazete çıktı ve iş tıkın tıkır yürüyor ama başı kalabalık.
Çok sevdiğim Karaman’lı profesyonel bir gazeteci arkadaşımla İlkHaber’e çıkıp, bu çılgın adam neler yapıyor,diye bakmaya gittik.
Gazete ve matbaa o zamanlar Tır Parkı’nda..
İki katlı bir bina..Altı lokanta, üstü gazete..Neyse, içeriye giriyoruz ki, aman Allah’ım, bir ton adam..
Kuruoğlu, orta yerde bir masaya boydan boya kurulmuş,ağır ağbi. 
Kuruoğlu ile ilk o zaman tanışıyoruz. Çay kahve ama biz etrafı izliyoruz.
Derken,dayanamayıp,soruyorum:
- Bu kadar adam bu iş için fazla değil mi?
-  Fazla ama yapacak bi şey yok!
-Neden?
- Bandırma’da ofset işini bilen insan yok denecek kadar az. Duyan geliyor, git diyemiyorum. Belki, gelen insanı kazanırız derken, bende biliyorum,çok oldu..
- Da bu işin yükünün altından nasıl kalkacaksınız?
- Vallahi bazen çalışan insanların yüzünü bile hatırlamıyorum.Bir tek para alan insanların ayaklarını görüyorum.
İlkHaber’in ilk günleri böyle idi...Bu süreci en iyi bilenlerden birisi Sayim Alkazak’tır...
Neyse...

ACI BİBERİM ACI...

Aradan aylar geçti..Yukarıda anlattığım gibi, eşimle sıkıntımız büyük..Evlenmişiz ama hikaye,sıkıntı büyük ve yaşamak zorundayız.
Bandırma’daki basın yaşamında Nesrin Aydoğmuş’un özel bir yeri olmuştur. Adeta bir ana gibi, beni ve eşimi sarıp sarmalamıştır.
O fark etti,sıkıntımızı ve derman bulmanın derdine düştü.
O zaman da İlkHaber zor da. Kuruoğlu, gazetenin işletmeciliği ve idaresini  Vedat Akdamar’a  vermiş ama yanık..Çünkü, gazeteyi izliyor, içi yanıyor.
Gazete, Gar Restaurant’ın bir odasında adeta nefes alamıyor,can çekişiyor.
Nesrin Aydoğmuş söylemiş, çağırdı, eşimle Gar’a gittik.
Gelin odası aynı zamanda Kuruoğlu’nun makam adası olmuş, oturduk.
Selam sabah derken,O da Nesrin Aydoğmuş’u çok severdi, onunla konuştuk, çalışmak istiyormuşsunuz, dedi.
Durumumuzu anlattık ve ‘evet’ dedik.
Kuruoğlu, isminin üzerine 7 katlı bina da kondurulsa, gökdelen de imar  edilse, hikayedir. Çünkü, Kuruoğlu, adam gibi adamdı ve göründüğünün tam tersi  kalın görüntüsünün ardında ince bir ruha sahipti, halden anlardı.
-Ben sizi biliyorum, çalışkan insanlarsınız, dedi ve bana dönerek ekledi:
- Ama sen komünistsin, nasıl olcak!?
- Evet, solcuyum ama sonuçta işimizi yapacağız, parti kurmayacağız İhsan Bey..!
-Doğru da, gazetecilikle bu işleri birbirine karıştırmazsınız, değil mi?
-Hayır, biz işimize bakarız..
Yüz ifadesinden verdiğim yanıttan memnun kaldığını anlıyorum.
İlkHaber’le sevişmemiz böyle başladı..
Aslında, bugün düşünüyorum da, bu görüşmeleri keşke zamanında videoya alıp, kayda düşseydik.
Neden mi!?
Çünkü, Kuruoğlu ile kısa zamanda işçi-işveren ilişkimiz, iki dostun ilişkisine dönüşü verdi ve bu dostane ilişkiyi, ‘birilerine’ anlatmak hem onun için hem de benim için başlı başına dert oldu!
Neyse...

“USTA”..!

İşte önceki gün toprağa verdiğimiz matbaa ustamız Nihat Kayabaş’ı  ya da bir diğer ifadeyle ustamızı bu koşullarda tanıdık...
Yaklaşık çeyrek asırlık beraberliğimizde ve dostluğumuz da tartıştığımız, birbirimize gönül koyduğumuz anlar da oldu ama hep konu, işin kendisiydi.
Ben de gazeteci olarak “usta” kavramı, farklı bir kavramdır. Aslında, gazetecilik mesleğini gerçekten bilen ve yaşayanlar için “usta” sözcüğü farklı bir sözcüktür.
“Usta”, yapılan işin yarısıdır.
Bir gazetenin genel yayın yönetmeni ne ise “ustası” da odur..!
Bu genelde bilinmez ve aradaki denge bir türlü gözetilemez.
“Usta” ile bizim yıllanmış ilişkimiz, biraz da muziplik temelinde gelişen bir ilişkiydi.  Sürekli takılır, onun engin hoşgörüsüne sığınır, karşılıklı gülüşür geçerdik.
Sonra yıllar yılları kovaladı ve “Usta”nın Serhat’ı, Murat’ı ,diğerleri bu sürece yetişti.Hemen hepsi, matbanın kokusunu içine çekti, boyaya bulaştı, emeğimize sürekli emeklerini kattı.Kendi kaygılarımıza artık çocuklarımızın gelecek kaygıları karıştı.
Neyse...

İLKHABER VE 
SONKURŞUN..!

Hep yazmışımdır,söylemişimdir.
İlkHaber, mesleki açıdan bir ocak’tı diye.Bu ocaktan bugüne kadar kimler geldi, kimler geçti, bir çoğunun ismini, cismini anımsayamıyorum bile.
İlkHaber ve bu Ocak’ta ocak başı yapanlar, emek verenler, emekleri ve çabalarıyla basın  tarihimizde gelenekler yazanlar bellidir.Gümüşü, bakırı altının potasına katamazsınız, kimseye de yutturamazsınız. Katsanız da, bir an için yuttursanız da zaman içinde  çabuk ayrışır ya da altının ayarını bozar.
Neyse...

Sonuçta SonKurşun ve REALİTE’nin yayın yaşamına başlamasıyla   Kuruoğlu ile yollarımız  hiçbir zaman ayrışmadı, bu bir türlü başarılamadı.
İlkHaber’in kuruluşundan bugüne omuz  ve emek veren ustamız, SonKurşun’un da matbaa düzeninin kurulmasında, oluşmasında aktif rol üstlendi.

Ve geldik,bu güne..!
Bugün,sözün  bittiği yer ve ölüme inat, sözün bittiği yerde, yaşamın kendi  sözü başlıyor.
O  zaman insan yaşamında ölümün kaçınılmazlığı ile yaşam çelişmiyor. 
"Külli nefsin zâikatü`l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."

DOSTLARIN 
ARASINDAYIZ..

Haydarçavuş’da  cenaze namazı için  yıllanmış ve binbir çileyle sınanmış dostlarımız son görevlerini yapmak için tek tek geliyor.
Usta’ya bu son veda..!
Sayim Alkazak, Mehmet Ertan, Kemal Şekerci, Ali Osman  Ata, Bilal Bal,Doğukan Sözer, Nilay Ünlü, Mithat Özakyol’la çınar altında  hem dertleşiyor, hem söyleşiyoruz.
Usta her zaman ki ustalığını yaptı ve bir şaka gibi bir anda hepimiz için kaçınılmaz olan sona biraz erken kaçamak yaptı.
Hoş,hangi ölüm, erken değildir ki...!?

Esen kalın...

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1261