Bugün: 23.08.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ARDINDAN…

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ARDINDAN…


Bugün 10 Kasım 2016…


Ulusal kurtuluş savaşımızın baş komutanı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 78.yıldönümü…


“saat kaç?”

Vefatı öncesinde ve daha son nefesini vermeden Ata’nın  koma halinden son çıkışında ve uyandığında ağzından dökülen birkaç sözcükten biri bu idi: “saat kaç?”


Çocukluk yıllarından başlayarak askeri öğrencilik yıllarında ve o cepheden bu cepheye savrulduğu yıllarda Ata için “zaman” kavramının özel bir anlamı ve yeri olmuştu.


Hasta yatağında komaya girdiği anlardan her uyanışında bile  etrafında ne olup bittiğini anlamaya çalışan ve zamanı sorgulayan, anlamaya çalışan bir lider!


İşte, Ata için o zaman, 10 Kasım 1938  Perşembe günü sabah saat 9.5 geçe İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda  durdu!


ATA İÇİN  ‘ZAMAN’ VE ‘DİL’  KAVRAMI!


Ata’nın son anlarına tanıklık eden Falih Rıfkı Atay, Cemal Kutay ve Dr.Ruşen Eşref Ünaydın, saati sorduktan sonra Ata’nın  ‘Aman dil! Aman dil!’ sözlerini tekrarladığını ve bunların son sözleri olduğunu  belirtiyorlar.


“dil” ve “zaman”…!


Kutay, Ata’nın son zamanlarda konuşma güçlüğü çektiğini, bu derdini anlatabilmek için mi ‘aman dil.. aman dil..” sözlerini tekrarladığını yoksa bilinç altına yerleşmiş dil sorununa dikkat mi çekmek istediğinin bilinemediğini vurguluyor.


‘Dil’ denilince, ister istemez aklıma bir süre önce yitirdiğimiz Oktay Sinanoğlu’nun kitaplarında ısrarla vurguladığı  ve  altını önemle  çizdiği ‘dil sorunu’ ve ‘Türkçe’ konusunun önemi geliyor.


Türkiye ve Türkler için hem ‘zaman’ kavramının hem de ‘dil’ konusunun önemi yadsınamaz.!


‘Dil’, vatan demektir.

‘Dil’, bağımsızlık demektir.

‘Dil’, egemenlik demektir.


TÜRK DİLİ VARLIĞIMIZIN GÜVENCESİDİR!


Dil’, bir ulusun varlık ve yokluk sorunu ve geleceği demektir. Dilini yitirmiş ve bir başka ulusun diline mahkum edilmiş bir ulus, her şeyini yitirmiş, köleleştirilmiş bir ulus demektir.


‘Zaman’ kavramının tarihsel ve toplumsal evrimimizde de vazgeçilmez bir yeri ve önemi var.  Dünden bugüne zamanı iyi değerlendiremediğimiz, zamanı varlığımız ve geleceğimizle ilişkilendiremediğimiz ve zamanı hoyratça tükettiğimiz, geçiştirdiğimiz için çok şey kaybettik.


Zamana ve zamanın ruhuna yetişmeye çalıştığımız anlarda ise, çok şey yitirdiğimizi geç anladık. Koştuk, delicesine koşup, yetişmeye çalıştığımız anlar oldu ama yetişemedik. Çünkü, yitirilmiş olan zamanın çarklarını geri çevirebilme şansımız zaten yoktu!


Bir anlamda zamana karşı yenildik!


MİSAK-I MİLLİ  VE  LOZAN…!


Atatürk’ün hastalığının ilk nüksettiği ve ağırlaştığı, kendisini yatağa mahkum ettiği son bir yılda en büyük mücadelesi Hatay’ın kazanılmasıydı. Atatürk, hiçbir zaman Misak-ı Milli sınırlarının Lozan’da oldu-bittilerle, dayatmalarla yitirilmiş olmasını kabullenemedi.


Atatürk için, Misak-ı Milli, hem kendi varlığının hem de bir milletin varlığının ve geleceğinin ta kendisiydi. Misak-ı Milli’nin gölgesinde Lozan, ulusal bağımsızlığımızın ve egemenliğimizi tescilleyen bir tapu senedi olmakla birlikte hiçbir zaman her şey demek değildi. Lozan da belirlenmiş sınırların dışında kalan her yurt parçası Ata için  ulusal bir dava konusu ve kapanmayan, kanayan, sürekli kendisi acıyla hissettiren  bir yaraydı.


1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında: “... Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan, İskenderun — Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler” derken, Fransız büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise, “Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz” diyordu.


HATAY, ONUN İÇİN BİR SEVDAYDI!


Öyle ki, sağlık durumunun iyi olmadığı ve herkesin telaş içinde olduğu bir ortamda yurt dışından iki hekim getirilmesini tavsiye eden dönemin başbakanı Bayar’ın teklifini, Hatay  sorunu yüzünden hastalığının dışarda duyulmasının iyi olmayacağını düşünerek rededer. Hastalığının Batı basınında farklı yorumlanması üzerine 19 Mayıs 1938’deki  Ankara Stadyumu’nda halkın karşısına çıkar. Bu Ankara halkı ile son kucaklaşmasıdır. Aynı gün, Hatay sorunu nedeniyle Mersin ve Adana’ya geçer ve askeri törenlere katılır.


Bağımsız Hatay Cumhuriyeti 12 Eylül 1938’de kuruldu. Bu Cumhuriyet ise, 30 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılma kararını alırken, Ata, artık, hayatta değildir.


Ata’nın hasta yatağında bir diğer uğraşı ve davası ise  ülkenin ekonomik  durumu ve ekonomik gelişmesiydi. 18 Eylül 1938`de Başbakan Celâl Bayar, Dolmabahçe Sarayı`na gelir ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını sunar. Atatürk, ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye`nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini ister.


Çok değil daha birkaç gün önce Fransız doktor Fissenger, Ata’nın karnından altı litre su alır. Yetmez ve rahatlaması için karnından on iki litre daha su alınır.


O’nu kaybının üzerinden 78 yıl değil, 150 yıl geçse de anmamak, anlamamak  ve aramamak mümkün mü?


Esen kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 412