Bugün: 20.11.2017

KARMAŞANIN SORUMLUSU KİM!?


Bugünkü yazımızda daha önce değindiğimiz ve üzerinde yazdığımız “mütegallibe” konusuna yeniden  girecek ve bu kavram üzerinde fikir yürüteceğiz. Aslında bu konu  dolaylı da değil doğrudan tarihçilerin, sosyal bilimcilerin, ekonomi-politikçilerin, siyaset bilimcilerin üzerinde kafa yorması ve analiz etmeleri gereken bir konu.


Yani aslında konu bu olduğunda bize laf düşmez ama bilimsel ve akademik çevreler ne hikmet ise konu bizi ve ülkeyi hatta büyükşehirin siyasal ve toplumsal yapısını ilgilendirdiğinde bu gibi konulardan uzak duruyorlar.


YEREL BASINI ÖNEMSEYİN VE SAHİP ÇIKIN!


Kuşkusuz, bunun da nedenleri ve var.  Kimse, durduk yerde başına iş almak ve hedef olmak istemiyor. Onun içindir ki, ülkenin son yıllarında gazeteciler ve özellikle araştırmacı gazeteciler bu gibi alanlara girerek, cesaretle ve kararlılıkla bu tür  toplumsal, ekonomik ve sınıfsal  sorun ve sıkıntılara dalıyor ve  kendilerince eksik fazla, doğru yanlış üretiyor, bir anlamda boşluğu dolduruyorlar.


Basın yaşamımız bu nedenle önemli ve çeşitli basın organlarında çalışan arkadaşlarımız, adeta balıklama bu alanlara yönelip, dalarak büyük bir özveriyle  ve çalışkanlıkla entelektüel dünyamızın boş bıraktığı alanları üretkenlikleriyle hızla dolduruyor, bir anlamda mesleki olarak tam olarak alanlarını ifade etmese de entelektüel misyon üstleniyorlar. O  nedenle, basın yaşamımıza, basın emekçilerine ,kalem erbaplarına  ülkenin ve kentlerdeki kamu ve yerel yöneticilerin, toplumun her alanda destek vermesi gerçekten de yaşamsal önemde.


Evet, konumuz bugün bu değil ve biz  konumuza dönelim.


YİNE KONUMUZ MÜTEGALLİBE..!


“Mütegallibe” sözcüğünün ne demek olduğu üzerine daha önce de yazılarımızda durduk. Sözün kısası, Osmanlı ve Türkiye’nin tarihinde sosyo-ekonomik olarak yerel düzeyde  ağlar ve beyler birlikteliğini ve hükümranlığını anlatan bir terim.


Biz, bugünkü yazımızda   “mütegallibe”nin köken olarak  “tegallup/tagallüp” yani "galebe çalmak" ve ya "galip gelmek" anlamları üzerinde duracağız. Bu yönü ile “mütegallibe” aynı zamanda  “zorbaca güç kullanarak galip gelen" anlamında da kullanılabilir.


“Mütegallibe”, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet Devleti’nin kurulması sonrası yıllarda da  tarihsel ve toplumsal gelişim sürecimizde önemli bir yer tuttu. Keza, “mütegallibe” ile mücadelenin kendisi de tarihsel ve toplumsal yaşamımızda  vazgeçilmez öneme sahipti. Bunu günümüzde en iyi bilenler ve yaşayanlar orta yaş kuşağı üstüdür. Bu kuşağın hemen hepsi  bulundukları yerleşkelerde ağalar-beyler düzeninin toplumsal ve ekonomik yaşamımızda dramatik sonuçlarını, yaşanan  çelişki ve çatışmaları bilirler. Bu olayın kültürel ve sanatsal boyutlarını ise  şarkılarda, türkülerimizde, filmlerimizde, tiyatrolarımızda, edebiyatımızda, resimlerde hala görür, yaşarız.


Örneğin, Aziz Nesin’in “ZÜBÜK”  eseri ve karakteri, Ömer Polat’ın “Aladağlı Mıho” eserlerinde ve sinemaya, tiyatroya uyarlanmış halıyla acı acı anımsar, güleriz. Bu alanda onlarca sanatsal,  edebi eser üretilmiştir ve bu eserlerde anlatılanlar gerçekte bu ülkenin ve bu  ülkenin insanlarının yaşadıklarının ta kendisidir. Yani bu eserleri okur ya da filmlerini, tiyatrolarını izlerken, şarkılarını türkülerini dinlerken kimi zaman ağlar ya da gülerken aslında yaşanmışlıklara ya da yaşadıklarımıza güler ve ağlarız.


Bu konu şimdi hangi nokta da kafama takıldı, ona bakalım.


MÜTEGALLİBE YİNE SİZLERİ SİYASETEN GALEBE ÇALMANIN DERDİNDE


Büyükşehirin, ilçelerinin, köylerinin tarihinde de “mütegallibe”nin varlığını ve düzenini biliriz. Hemen her yerleşkenin devlet üstünde devlet konumunda dokunulmaz kabul edilen büyük toprak sahipleri, beyleri her zaman oldu ve hala da var. Doğal olarak bu ilişki, kapitalizmin ve kapitalist mülkiyet ilişkilerinin gelişimine koşut olarak günümüzde biçim ve kabuk değiştirdi. Bunlar kent yaşamında, kamusal alanda, yerel yöneticilerle, milletvekilleriyle ilişkilerinde sahip oldukları zenginliğe ve mülkiyet ilişkilerine bağlı olarak ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.


Bunların toplumda bir kişiyle selamlaşması, hal hatır sorması;  oturup hep birlikte birileriyle yemek yemesi ya da vatandaşın bunların sofrasında yer bulabilmesi; aileleriyle karşılıklı kız alıp vermesi, bir cemiyet toplantısında bile normal bir vatandaş ile aynı ortayı paylaşması “ayrıcalık” olarak kabul edilir. Beyler, her ne olursa yapmazlar, lütfederler ve Beylerden bir şey yapmaları istenmez sadece ricacı olunur.


Devlet’in tepesi ve siyasal yaşamın hükümetler ve bakanlar, milletvekilliği, belediye başkanlığı gibi “zirveler” Beyler ve çocukları, yakınları içindir. Bir şekilde bu makamlara seçilmiş, girmiş olanlar da Beyler’in işini görmek, taleplerini yerine getirmekle mükelleftir.


MÜTEGALLİBE VE CHP


Osmanlı döneminde yaşanmış işgal ve kurtuluş yıllarında “mütegallibe”yi oluşturan ağalar ve Beyler’in tamamına yakını kendilerini ya işgal kuvvetlerinin kucağına ya da daha güvenceli ve huzurlu cephe gerisine atmış, Ankara Hükümeti’nin savaşı kazanacağı garanti olduktan sonra büyük özveri ile paracıklarının bir kısmını “bağış” olarak gözden çıkarmış, kurtuluş savaşı zaferle sonuçlandıktan ve Cumhuriyet Devleti kurulduktan hemen sonra kurulmuş yeni düzene eklemlenerek, Mustafa Kemal düzeninin en büyük savunucusu ve kurulmuş olan devlet partisi konumundaki CHP’nin hamileri ve taşıyıcısı olmuşlardır.


Mustafa Kemal’in arkadaşlarının, en yakınlarının yazdığı anı kitaplarını okuduğunuzda Mustafa Kemal’i de sürekli rahatsız etmiş ve ömrü bu tiplerin hemen kurdukları düzenle nasıl mücadele ettiğine, ve bunların yeni döneme hızla adapte olarak, devleti ve siyasal sosyal düzeni nasıl kullandıklarına, gasp ettiklerine  tanık olur, şaşırırsınız.


“YETER SÖZ MİLLETİNDİR” VE MÜTEGALLİBE


Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından 2.dünya savaşının bittiği yıllara kadar “mütegallibe”nin tek partisi vardır, o da CHP’dir. Ülkenin çok partili yaşama geçişi ve kapitalist üretim güçlerinin ve  ilişkilerinin gelişimine, ABD öncülüğünde uluslararası alanda  “yeni dünya düzeni”nin  oluşturulmasına koşut olarak DP’nin “yeter söz milletindir” diyerek çıkışı ve  iktidara gelişi  aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir kırılmadır.


1950 ile 1960 yılları arası  CHP ile DP arasında yaşanan iktidar savaşı ve TSK yanı sıra “mütegallibe”nin üstlendiği rol, Devlet ve Cumhuriyet elden gidiyor, şeriat geliyor tartışmaları, yaşanan toplumsal olaylar ve provakasyonların sonucu olarak 27 Mayıs askeri darbesi ve  DP’nin iktidardan uzaklaştırılarak, DP’lilerin uğradığı zülüm ve Menderes dahil Polatkan ve Zorlu’nun ipe çekilmesi ve o yıllardan bugünlere yaratılmış vesayet rejiminden başlanan TSK başta olmak üzere, siyasetçiler ile bu düzenden beslenenlerin Cumhuriyet elden gidiyor  şamatasıyla Mustafa Kemal’in ardına sinerek sahneledikleri bıktırıcı oyuna dikkat edin!


Aşağı yukarı yüzyıllık  bir iktidar ve egemenlik arayışı ve mücadelesinden söz ediyoruz. Bu arayışın ve mücadelenin Cumhuriyet ve Mustafa Kemal adına süslenip püslenmesine kanmayın! Cumhuriyet Devletini kurmuş Mustafa Kemal de, bu anlayışın sahiplerinin yeminli düşmanıydı..


Açın, lütfen okuyun…


BALIKESİR’DE “BEYLER”DÖRT KOLDAN TAARRUZDA


Bugün sadece Balıkesir büyükşehirde değil, ülke genelinde her yerde, her yerleşkede siyasal ve sosyal yaşamda bir karmaşa yaşanıyor. Başta, iktidar partisi AK Parti olmak üzere siyasal ve sosyal yaşamımızda tüm partilerde  gün geçtikçe ağırlaşarak yaşanan karmaşanın nedenleri ve niçinleri üzerinde kafa yormak ve yaşanan karmaşadan, itiş-kakıştan kimlerin yararlandığını görmek gerekmiyor mu? ”İşte, geç oldu ama şimdi işleri bitiyor, birbirlerine düştüler” diyerek yaşanan karmaşa ortamından beslenenleri görmüyor musunuz?


Siyasette duayen olarak kabul ettiğim bir dostum mesaj atmış ve tüm bu karmaşadan Balıkesir’de sorumlu olanların masonlar ve FETÖ’cüler olduğuna dikkat çekmiş. Evet, kentlerimizin yaşamında mason örgütlenmesi olarak bilinen Rotaryanların ve Lionslar gibi örgütlenmelerin, ve bunların Oda ve Borsa’larda diğer meslek örgütlerinde SİAD’larda , spor kulüplerinde, siyasal partilerde yadsınamaz bir egemenlikleri ve güçleri söz konusu.  


Yaşananları izleyince şu soruyu sormadan edemiyorum: Siz asıl düşmanınızın kimler olduğunu göremiyor musunuz? Bu kadar mı gaflet ve delaletin kucağına kolayca düştünüz? Ağzınızdan düşürmediğiniz “dava” sözcüğünün ufku bu kadar mı   anlamsız  ve aç egolarınız ile gemlenemez ihtiraslarınız için pazarlık konusu..?


Esen kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 35