Bugün: 22.11.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • Cumhuriyet,Kemal’in Cumhuriyet’i mi ...!?

Cumhuriyet,Kemal’in Cumhuriyet’i mi ...!?


AK parti lideri ve Başbakan Erdogan’ın “kuvvetler ayrılığı” ilkesiyle ilgili söylemi Türkiye’de rejim tartışmalarını tetikledi.

CUMHURİYET REJİMİ VE
KUVVETLER AYRILIĞI

Zaten, ana muhalefet, AK Parti  lideri  ve Başbakan Erdoğan’la ilgili bu tür bir tartışmaya da hazırdı. Başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere Meclis’de grubu bulunan siyasi partiler, AK Parti’nin Cumhuriyet rejimi ve demokrasiyle davalı bir parti olduğu savıyla hareket ederek Ak Parti ve Başbakan Erdoğan’a yönelik eleştiri ötesi ağır suçlamalarda bulundu.
Oysa ki, şu sorunun cesaretle sorulması gerekiyor. Türkiye’de kuvvetler ayrılığı  bazında güçler açısından aralarında bir yetki sorunu var mı?
Yani yasama-yürütme ve yargı açısından “yetki” kullanımı konusunda Cumhuriyet rejimi döneminde farklı sorunlar yaşanmakta mı?

SORU SORMAK VE
 DÜŞÜNME YETİSİ

Bu sorulara sağlıklı yanıt verebilmek için siyaset ve sosyal bilimler tarihinin iyi bilinmesi gerekiyor. Örneğin, siyaset bilimi açısından kuvvetler aydılığı ilkesi  ne demek ve ne anlaşılmalı?
Dikkat edilirse, sürekli soru soruyor ve yanıtlarının peşinden koşuşturuyoruz. Bu kaçınılmaz. Çünkü, soru sormak düşünce eyleminin ta kendisi, başlangıcı ve  anahtarıdır.

MONARHLAR VE
YETKİ TARTIŞMASI

Siyasal demokrasinin günümüzde vazgeçilmez unsurlarından biri kabul edilen “kuvvetler ayrılığı” feodal dönemde ve kapitalizmin gelişim sürecinde  monarhlara karşı yükselen bir taleptir.
Monarh, siyasal rejimde tek belirleyendir. Yargının,yürütmenin ve yasamanın tek hakimidir. Hükümrandır. Sonuçta monarhın hükümranlığı altında bir yasama organı, yürütme ve yargı kurumu vardır.Yasalar vardır ama belirleyici olan hepsinin hakimi olan monarh’dır.
Kapitalizmin tarihi ya da insanlık tarihi, egemenliği elinde bulunduran monarh’lara karşı burjuvazinin ve toplumun, devlet yapısı ve yaşamının daha demokratikleştirilmesi ve özgürleştirilmesi açısından yasama-yürütme ve yargının kendi eğemenlik alanlarını belirleme çabasıyla biçimlenir.
Bunun ve kuvvetler ayrılığının daha iyi anlaşılabilmesi için İngiliz ve Fransız siyaset tarihinin iyi anlaşılmasından ve kavranmasından geçiyor.

T.C. DEVLETİ’NİN OLUŞUM VE
KURULMASINDA ETKİN OLAN
ULUSLARARASI OLAYLAR

Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş sürecinde üç siyasal sistemin etkili olduğu söylenebilir.
-Fransa ve Fransız Devrimi
-İngiliz parlementer sistemi
- Sovyet Devrimi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal de ilk Meclisin oluşumundan Cumhuriyet rejiminin diğer kalıcı kurumlarını biçimlendirirken, zaman zaman bugün yaşadığımız benzer sorunları ve tartışmaları yaşadı.

MUSTAFA KEMAL VE
 DEVRİMCİ CUMHURİYET

Kuruluş sürecinde monarh, Osmanlı saltanatı ve padişahtı. Osmanlı da sistem buna göre biçimlenmiş ve şekillendirilmişti. Bu sistemin parçalanması, yıkılması ve yeninin egemenliği bir “devrim” sorunuydu. Onun içindir ki, Cumruyet Devrimi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının devrimci zoru ile mümkün kılındı.

GÜNÜMÜZÜN LİBERAL VE
DEMOKRAT SÖYLEMİYLE
DEVRİMCİ BİR İKTİDAR
ANLAŞILAMAZ

Bugün, günümüzün demokratik değerleriyle Cumhuriyet’in kuruluş ve sistemin pekiştirilmesi sürecinin algılanmasında özellikle liberal demokratlar ile muhafazakar demokratların yaşadıkları güçlükler bu tarihsel gerçeğin anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ve sonrasında sürekli karşılaştığı en büyük eleştiri, “tek başına yönetim”, “diktatötürlük özlemlisi” hatta “diktatör” olduğu yönünde olmuştur. Bu eleştiri ve tartışmaların iyi anlaşılabilmesi için o yılların, yaşanan tartışmaların içeriğinin de iyi anlaşılabilmesi gerekiyor.

LİBERAL VE DEMOKRAT
AHMAKLAR

Oysa ki, Mustafa Kemal, bir devrimcidir ve devrimci bir iradenin ve iktidarın temsilcisidir. Tarihte böylesi dönemlerde demokrasi devrimci iktidara ve iradeye göre şekillenir ve kuvvetler ayrılığını etkileyen de belirleyen de bu güçtür.
Fransız Devrimi ve devrim yılları incelendiğinde de benzer tartışmalar , ayrışmalar gözlemlenir. Bu Sovyet Devrimi’nin ve dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın tüm devrimlerin ve devrimci iktidarların, devrimcilerin tarihsel gerçeğidir.
Ve bu tarihsel gerçeği dünyanın hemen her yerinde ve her zaman liberal ahmaklarla eski düzenden şu veya bu şekilde beslenenler anlayamamışlardır.

STATÜKOCULAR VE
 DEVRİMCİLER

İnsanlık tarihinde tüm devrimcilerin, devrimci iktidarların baş belası statükocular olmuştur. Dünün devrimcileri bile belli bir tarihsel aşamada, dünü ve mevcut olanı yıkar ve eskinin yıkıntıları üzerinde “yeni”yi kurur, biçimlendirirken eski statükoyla hesaplaşırken yeni bir satükonun parçası olurlar.
Bu kaçınılmazdır.
Ancak, devrimciler ve devrimci iktidarlar için gerçek felaket ve bela, bu hesaplaşma içersinde yeni stotükonun oluşturulması ve pekiştirilmesi sürecinde kendi yarattıkları ve kurdukları statükonun parçası haline gelmektir.
Bu devrimci iktidarların ve devrimcilerin enerjisini tüketen, siyasal açıdan onları gericileştiren, zorba kılan bir durum’dur. Devrimlerin öncelikle kendi evlatlarını yeme esprisi de bu tarihsel gerçeklikten çıkar.

İNÖNÜ, BİR STATÜKOCUDUR
KEMAL SONRASI BAŞLAYAN
STATÜKOCU SÜREÇ

Örneğin, Cumhuriyet Devrimi’nin Mustafa Kemal’den sonra zirvedeki devrime yabancı en büyük statükocusu İsmet İnönü’dür. O, hep 2. adamdır ve 2.adam olarak da 1.adamın yaşamında ürettiği ve ortaya koyduğu ne varsa, bir devrimci olarak bunun üzerine bir tek tuğla koyamamasıdır. Çünkü, O, bir statükocudur, devrimci değildir.O, devrimcilerin ve devrimci bir iktidarın politik miras yiyicisidir.
Mustafa Kemal bu tarihsel ve toplumsal gerçeği görmüş bir liderdir. İdarei maslahatçılar esaslı yönetici olamazlar, sözü bu gerçeğinin en somut ifadesidir.

KENDİSİNE YABANCILAŞAN
DEVRİM

Cumhuriyet tarihi, aynı zamanda toplumun ve Devlet’in demokratikleşmesi ve özgürleştirilmesi tarihidir. Bu tarih, iyi irdelenip, araştırıldığında görülecektir ki, Cumhuriyet tarihinde siyasal iktidara hangi parti ya da lider seçilmiş ya da getirilmiş olursa olsun,kuvvetler ayrılığı ve yetki tartışmaları hep yaşanmıştır.
İnönü de, Menderes de, Demirel de, Erbakan ve Ecevit de, Özal ve Çiller de, Yılmaz ve Erdoğan da hep bu ve benzer tartışmalara ortak olmuş, hedef olmuşlardır.
Bu da doğaldır.
Çünkü, buna rejimin başlangıcından günümüze kuruluş yapısı  ve bu kuruluş yapısı ile kuruluş felsefesine yabancılaşma yol vermektedir.

MUSTAFA KEMAL HİÇBİR
ZAMAN BATI DEMOKRASİSİNİ
ÖLÇÜ KABUL ETMEDİ

Burada gözden kaçırılan tarihsel gerçekliklerden birisi de şudur: Cumhuriyet rejimini kuran ve buna önderlik yapan Mustafa Kemal ile arkadaşları bu eylemliliklerinde model olarak Batı Demokrasi’sini baz almadılar. Etkilendiler ama Türkiye’de rejimi biçimlendirirken  rejimi belirleyen Batı’nın kendisi olmadı. Genelde Mustafa Kemal ve arkadaşları hemen her konuda Türkiye’nin tarihsel ve coğrafik özelliklerinden  hareket ettiler. Etkilendiklerini hep kendi gerçekliklerine uyarlamaya çalıştılar.  İşte, dün ile bugün arasındaki kopuşma ve farklılık bu nokta da başlıyor.

KUVVACI KEMAL’İN CHP’Sİ
VE ‘GANDİ’NİN CHP’Sİ

Çünkü, Cumhuriyet’ten sonra en büyük eserim diyerek Mustafa Kemal’in övündüğü CHP bile, sonrasında ve bugün Batı Demokrasisinden ve Batı demokrasisinin değerlirinden hareketle dünü ve bugünü sorgular hale geldi.
CHP, için bu kaçınılmaz. Çünkü, CHP, Mustafa Kemal sonrası 6 Ok’tan kopuş sürecine girdi ve 60’lı yıllarda siyasal anlamda partiyi “ortanın solu” adı altında uluslararası sosyal demokrasinin eksenine oturttu. Batılı siyasal değerlerle Kemalizmin öngördüklerini ya da Kemalist siyasal rejimi anlayabilmek güçtür, imkansızdır. Her iki siyasal değer birbirleriyle çatışırlar. Biri emperyaldir, diğeri anti-emperyalist ve bağımsızlıkçıdır.

DEVRİME VE DEVRİMCİ
İKTİDARA ÖYKÜNMEK
BAŞKA ŞEY DEVRİMCİ OLMAK
BAŞKA ŞEY

Şimdi bir başka konuya yelken açacağız.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Yasama-Yürütme-Yargı, egemen siyasal anlayışa göre şekillendirildi ve işlev üstlendi. Cumhuriyet Devleti’ni kuranlar, Devlet ve toplum nezdinde hemen her şeyi belirlelen güç’dü.Yasama-Yürütme-Yargı’yı oluşturanlar yeni Devlet’i kuranlardı ve bunun Devlet ve toplum yaşamında ayrıcalığına sahiplerdi. 1930’lu yılların 2.yarısında, yani daha Mustafa Kemal hasta ama yaşarken,  Türkiye’de oluşturulmuş  yeni statüko hızla kuruluşuna ve kuruluş amacına, kurucularına yabancılaşmaya başladı. Bu, tarihsel anlamda, karşı-devrim süreci olarak da tanımlanıyor. Bunu daha iyi anlayabilmek için bu yıllara bizzat tanıklık etmiş Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya isimli kitabı okunabilir.

GÜNÜMÜZ KUVVACILARI
TARİHİNDEN BİLGİ İLE
 BESLENMELİ

Bu Kuvayı Milliyecilerin de, Kemal ve arkadaşlarının da, devrimci aydınların da tarihsel açıdan kırılma ve hüsran notasıdır. Türkiye,bir daha asla  yaşadığı devrimci ve aydınlanmacı tarihsel dönemi yaşayamayacaktır. Bundan sonrasını en iyi hicveden Uğur Mumcu’nun “Ey halkım unutma bizi” diye yazdığı şiir adı altındaki dövünmede, ağıt da, Deniz’lerin hüsranla sonuçlanmış isyanında görülmektedir.
Cumhuriyet rejimindeki çözülme süreci Yasama-Yürütme ve Yargı’da da doğal olarak yaşanacak,  Cumhuriyetle hesaplaşma dürtüsü ideolojik eksenin dışında yanlar ve yönler taşıyıp, mağduriyetlere neden olacaktır.
Bu Türkiye’nin Devlet ve toplum nezdinde de kanayan yarası ve paradoksu
olacaktır.

KEMAL’İN KURDUĞU
SİSTEMİN DEVRİMCİ
BARUTU ÇOOOKTAN
TÜKENDİ, TÜKETİLDİ; ŞİMDİ
MİRASYİYİCİLER VAR

Yasama-Yürütme-Yargı, nezdinde Devlete sahiplenme dürtüsü  Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından sonraki yıllara taşınmış bir olaydır. Artık söz konusu olan sahiplenmenin farklı nedensellikleri vardır.
Artık, söz konusu olan statükoculuk’tur ve statükoculuğun şekillendiği bürokratik oligarşi ve siyasal gericiliktir, işbirlikçilikdir.
Türkiye’de bürokratik oligarşi’nin kaynağı konusunda da cesaretli siyasal çıkışlar ve tesbitler yapmak gerekiyor.
Türkiye’de bürokratik oligarşi’nin kaynağı Osmanlı’dır ve Osmanlı yönetimindeki kast sistemi farklı ideolojik ve kültürel nedenselliklerle Cumhuriyet rejimi oluşturulması sürecine taşınmıştır. Bu oligarşik yapının içersinde Asker-Aydın- Sivil zümre yada elit yer almaktadır.Bu siyasi ve sosyolojik açıdan daha kapsamlı incelenmesi ve değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Bu elit grubun, işbirlikçi bir ortak özelliği vardır.Cumhuriyet rejiminin (hiç ilgisi olmamasına karşın) ilk kuruluş felsefesinden ve ideolojisinden beslenir, kendisini toplumun ve gerekiyorsa  Devletin de üstünde görür. Onun içindir ki, Türkiye’de yıllardır Devlet yanısıra “Derin Devlet” ve darbeciliğin  konusunun içinde bürokratik oligarşi hemen herşeyiyle ola gelmiştir.

ÖZAL’I ÖLDÜREN GÜÇ
KEMAL’İN CUMHURİYET’İ
DEĞİLDİR

Türk siyasal yaşamında bürokratik oligarşiyi en güzel betimleyenlerin başında Demirel gelmiştir. Türkiye’de siyasal partiler ve liderleri için hükümet olmanın önemli olmadığını gerçek sorunun iktidar olmaktan geçtiğini söyleyen Demirel olmuştur.
Çünkü, hükümet olmak, Türkiye’de yıllardır oynanan siyasal demokrasi oyununun bir parçasıdır. Gerçekten iktidar olabilmek ise, Türkiye nezdinde farklı bir şeydir. Hükümette  iktidar olmayı, ama halk desteğiyle ama kahramanlık yaparak zorlarsanız, bunun siyasal diyetini de şu veya bu şekilde ödersiniz. Buna da en güzel ve en somut örnek Menderes,Özal ve Muhsin Yazıcıoğlu’dur.
Her ikisi de öldürülmüştür...!(Özal’ ın ölümünü ilk günden bugüne şüpheyle karşılamış ve bunu yazmış yazarlardan birisiyim.)
Türkiye’deki askeri darbelerin de, faili meçhul cinayetlerin de, yönetimden kaynaklanan zorbalık ve işkencelerin, toplu kıyımların, provakasyonların da kaynağı bu nokta da aranmalıdır.

TÜRKİYE’DE KUVVETLER
YENİDEN DÜZENLENMELİ

Bu çerçevede şu sorulabilinir: Türkiye’de Yasama-Yürütme ve Yargı  yani kuvvetler ayrılığı ve bu kuvvetlerin işlevi konusunda bir sorun var mı?
Evet, var ve bu alan yeniden yeniden belirlenmek,düzenlenmek zorunda..!
Bu soruya, “Hayır, yok” diyenler, statükoculardır ve idarei maslahatçılarla kader birliği yapmış, Türkiye’de  belli emperyal güçlerle örülmüş yıllanmış karanlıktan beslenmeyi alışkanlık hale getirmiş olanlardır.
Bunların ideolojik,siyasal ve kültürel kalıtları Türkiye’de olduğu gibi bölgemizde de kentimizde de var.Bu da zor ve cesaret gerektiren bir konudur. Bunların karşısında sürekli imanınızı tazelemeniz gerekir.Çünkü, imanlı görünen imansızdırlar. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, sosyal adalet, Kemalizm, hak hukuk, adalet gibi kavramlardan beslenirler.
Oysa ki, bu kavramların hiçbirinin gerçek anlamda onlar için hükmü yoktur...!Onlar için konumları, mevkileri ve amaçları önemlidir. Halk, bunlar için oynadıkları oyun da sadece figürandır.

KEMAL’İ VE CUMHURİYET’İNİ
ÖLÜLERİNE BİR SORUN..!

Örneğin, şu soru bana abes geliyor:  Cumhuriyet elden mi gidiyor?
Bu soruyu; Nazım Hikmet, Sebahattin Ali, Deniz Gezmiş, Kemal Türkler, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Abdi İpekçi,  Necip Hablemitoğlu ve daha niceleri  yaşasaydı da onlara sorabilseydiniz.

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ

Türkiye’de  Cumhuriyet ve demokrasi konusunda bir kavram karmaşası yaşanıyor. Örneğin, demokratik hak ve özgürlükler kapsamında ele alınması ve tartışılması gereken bir konu, bir anda rejik tartışmalarıyla işin içinden çıkılmaz bir hale getiriliyor.
Oysa ki, bugüne kadar yapılmış tüm kamuoyu araştırmaları ve anketlerde, öne çıkan sonuç vatandaşın ve toplumun Cumhuriyet rejimiyle bir sorunu olmadığı konusunda odaklaşıyor.Bu bilinmesine  ve bulunç,toplumsal bir ortak bilinç,hassasiyet haline gelmiş olmasına karşın Türkiye’de Cumhuriyet’le hesaplaşma dürtüsü bugünün sorunu olmadığı gibi,sadece içsel bir sorun olarak da görülmemeli. Bu dürtünün dışsal yani uluslararası ayakları da var. Çünkü, T.C. Devleti’nin kuruluş senedi olarak kabul edilen Lozan’ın uluslararası emperyal ülkeler ve içerde işbirlikçileri nezdinde yarattığı sorun ve sıkıntı  biliniyor. Cumhuriyet rejimi ile demokratikleşmeden doğan sıkıntılar arasında “birileri”nin dolaylı ya da dolaysız rejimle ilişkilendirme çabalar ve niyetler iyi anlaşılabilmeli.
Peki, bu doğal mı?
Evet, siyaset ve osyoloji açısından bu doğal...
Çünkü, Devlet’in demokratikleşmesi ve özgürlüklerin genişletilmesi çabalarının ilk tosladığı duvar doğal olarak Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmezleri olan kurumlar ve  yıllanmış, yosun tutmuş sttatükolar oluyor.Bu yöndeki her hamlenin “Cumhuriyet elden gidiyor” bağırtılarıyla belli çevrelerden ve güçlerden tepki görmesi, engellenmeye çalışılması da iyi irlenip, anlaşılmalı.

Esen kalın...
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ