Bugün: 19.10.2017
  • Ana Sayfa
  • »
  • Cumhuriyet Devleti’nin reorganizasyonu ve 7 Haziran milat mı!?

Cumhuriyet Devleti’nin reorganizasyonu ve 7 Haziran milat mı!?


Önümüzde 7 Haziran milletvekilliği genel seçimleri var. 

POYRAZLI VE AK PARTİ

Geçtiğimiz günlerde Ak Parti 1.sıra milletvekili adayı Mahmut Poyrazlı  Bandırma’yı ziyaret etti. Karşılıklı  seçim ve seçim çalışmaları üzerine söyleştik. Poyrazlı, partinin eski il başkanı ve kendisini o günlerden tanıyorum.
Ak Parti’nin kurulduğu günden bugüne gerçekleşen genel ve yerel seçimleri, yapılan referandumları, cumhurbaşkanlığı seçimine dikkat çekerek, “Parti olarak aslında yorulduk”dedi.
Doğru..!
2001 yılında kurulmuş Ak Parti, kuruluşunun üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra 2002’de iktidar oldu ve bugüne  kadar gerçekleşmiş tüm seçimlerde, referandumlarda büyük bir başarı göstererek, hep kazanan parti oldu.
Poyrazlı, AKP’nin kuruluşundan ve 2002 seçimleri zaferinden sonra en kilit seçimin 7 Haziran genel seçimleri olduğuna dikkat çekerek, “ Bu seçimlerden sonra önümüzde 4 yıl seçim yok! Parti ve partililer ilk defa 4 yıl boyunca rahat nefes alabilecekler”dedi.
Doğru mu?
Doğru!
Ak Parti’nin iktidar olduğu 13 yıllık süreç  dikkate alındığında, yaşanan sürecin hareketliliği öne çıkar. Bu sürecin kolayca özetlenebilirliği, anlaşılabilirliği zordur.

Cumhuriyet tarihi boyunca, CHP’den sonra tarihsel ve toplumsal duruşu en farklı, en özgün siyasal parti Ak Parti’dir.

MUSTAFA KEMAL 
VE CHP.!

CHP derken, bugün ki CHP’yi değil, Mustafa Kemal’in kurduğu ve etkin olduğu CHP’yi kast ediyorum.
Şöyle ki, tarihsel ve toplumsal açıdan CHP özgün bir siyasal oluşumdur. Kurtuluş yılları ve yeni Türk Devleti’nin kuruluşu, inşası ve organizasyonu yönünde Mustafa Kemal ve arkadaşları,siyasal üst yapının şekillendirilmesi ve yönlenderilmesi açısından bir siyasal oluşuma ihtiyaç duyarak,bir devlet partisinin kuruluşunu gerçekleştirdi. CHP’nin ilk kuruluş felsefesi ve 9 ilke, (Yanlış okumadınız. Başlangıçta deklare edilen 9 ilke 1931 yılından toplanan CHP Üçüncü Kurultay`da tüzük yenilenmesi ve partinin programının belirlenmesiyle 6 Ok kabul edildi) aynı zamanda Yeni Türk Devletinin de kuruluş felsefesiydi.

CHP;DEVLET PARTİSİ!

Bu yönü ile CHP,bir devlet partisi olarak tarihsel ve toplumsal bir misyon üstlenerek, kendisine biçilen rolü yerine getirmeye çalıştı.
İşgal yıllarında  oluşmuş milli mücadelenin ilk direniş ocağı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin  ihtiyaç ve beklentilere uygun olarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine  çevrilmesi, delegelerinin   23 Nisan 1920 de Türkiye Büyük Millet Meclisini oluşturmaları, 1922’de aynı oluşumun Meclis içinde Birinci Grup ve İkinci Grup diye ayrışması sonrası Mustafa Kemal öncülüğündeki Birinci Grup’un örgütlenme alanını genişleterek 8 Nisan 1923 de gerçekleşen seçimlerde elde ettiği başarı 9 Eylül 1923 de Halk Fırkası’nın kuruluşunun zeminini hazırladı.
 Halk Fırkası’nın isminin değiştirilerek CHP yapılması ise 1935 yılı Mayıs ayında toplanan  Dördüncü Kurultay ile mümkün oldu.
1936 Haziranında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirildi ve içişleri bakanı resmen, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi.
 1937 Şubatında yapılan anayasa değişikliğiyle, CHP`nin "altı oku" Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına resmen dahil edildi.
 Böylece “Tek Parti”nin devletle özdeşleşmesi süreci tamamlanmış oldu.

Ben özellikle bu yıllarda ve Mustafa Kemal’in rahatsızlığı nedeniyle yatağa düştüğü süreç de CHP nezdinde CHP ile bütünleşmiş devlet yapısında çözülme ve geriye dönüşün, tabiri caizse karşı-devrimin başladığına ve yaşandığına inanıyorum.
Cumhuriyet Devleti’nde erozyon ve çözülme, gerici ve işbirlikci eğilimlerin güçlenmesi ve devlet-iktidar ilişkisinde etkin rol üstlenmeye başlamaları bu yıllarda başladı.
Bu nedenle, CHP, tarihsel ve toplumsal misyonunu  tüketti. Varoluşuna ve kurucularına hızla yabancılaştı. Milli kurtuluşçu, anti-emperyalist ve devrimci karakterini yitirdi.

27 YILLIK İKTİDAR!

CHP, 27 yıl bir devlet partisi olarak, tek başına iktidarda kaldı.
Mustafa Kemal’in 10 Kasım 1938 de yaşamını yitirmesiyle 12 yıl tek başına iktidarda kalan CHP, 1946’da çok partili siyasal yaşama geçilmesi ve Demokrat Parti’nin kuruluşuyla 1950 seçimlerinde iktidara 10 yıl ‘elveda’dedi ve bir daha da 2015 yılına kadar, koalisyonların dışında, tek başına iktidar olma şansını, olanağını yakalayamadı.

KURTULUŞ YILLARI VE 
İKİLİ İKTİDAR!

Ulusal kurtuluş savaşının bağrında 23 Nisan 1920 de TBMM’nin açılışıyla Osmanlı ikili bir iktidar süreci yaşadı.
Bir, Osmanlı Pdişahı Vahdettin’in egemenliğindeki İstanbul, diğeri Mustafa Kemal’in öncülüğünde ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’anlayışıyla kurulmuş Ankara..!
Bu, işgal ve savaş koşullarında egemenliğin iki ayrı ‘güç’ tarafından paylaşılması idi.
9 Eylül 1922’de Yunanlıların İzmir’de denize dökülmesiyle kazanan Ankara oldu! 
İşgal yıllarında yaşanmış her savaş ve elde edilmiş her askeri zaferle ‘Genç’ ve ‘Yeni Türkiye’nin kuruluşu kutlanıp, kutsandı.
Kazananlar, o günün uluslararası ortamı ve ulusal olanakları,koşulları, ihtiyaçlar ve beklentileri çerçevesinde  Yeni Türkiye’nin Cumhuriyet Devletini organize edip, kurumsallaştırmaya çalıştı.

SOL’UN TARİHSEL 
YANILGISI

Yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet tarihini kendi nesnelliği içinde yıllardır bir türlü anlayamamanın ve değerlendirememenin sıkıntısını yaşayan bir ülke ve toplumuz.
Örneğin, ülkemiz sol’u ve sosyalistleri hep bu sürecin algılanmasında sınıfta kaldı ve Türkiye’de karşı-devrimci süreci hep çok partili siyasal yaşama geçiş ile Demokrat Parti iktidarına bağladı.
Ki, aslında bunun objektif ve doğru bir değerlendirme olmadığı daha Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşananlar konusunda yazılanlarla, Mustafa Kemal’in en yakın insanlarının izlenimlerini aktardıkları kitaplarla ortaya çıkmıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca oluşturulmaya çalışılan yeni devlet modeli daha O yaşarken, yaşamın hemen her alanında, en yakınındaki isimlerce çoktan deforme edilmeye,dejenere kılınmaya başlanmıştı.

LOZAN,MONTRÖ
 VE İNGİLİZLER

Diğer ısrarla gözden kaçırdığımız,hatta görmezden gelmekte ısrar ettiğimiz bir diğer olay ise, 24 Temmuz 1923’te imzalanmış Lozan Antlaşması ile aynı yıl imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesidir.
her iki antlaşmanın Türkiye için gerçek anlamını bilmek ve anlamak isteyenler 3 Mart 1918 taırihinde Sovyet Cumhuriyeti ileAlmanya arasında imzalanmış Brest Litovsk antlaşmasını iyi bilmek zorundalar.
Hala Lozan Antlaşmasını, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurtuluş Senedi’ olarak gören anlayış, her iki antlaşmanın da muhatabının  öncelikle İngilizler olduğunu ve Lozan ile Boğazlar Sözleşmesinin Türkiye için o günkü ve bugünkü anlamını yeni yeni anlıyor.

MİSAK-I MİLLİ’Yİ BİLE 
BİLMİYORUZ!?

Bilmiyoruz ya da anlayamamamız için  ‘birileri’ elinden gelen ne varsa adeta herşeyi yapmışlar.
Örneğin, ‘misak-ı milli’ ne demek ve bununla ne anlatılmak istenmişti?
Bugün, Cumhuriyet Devletinin kurucularının ve Mustafa Kemal’in ‘misak-i milli’nin dışında fiilen başta İngiliz ekparyalistlerinin dayattığı  sınırları kabul etmek zorunda kaldığımızı ifade etmek bile güç.
Peki, misak-ı milli’den neden ve niçin vazgeçtik ve bunun bizim için bedeli ne oldu?

TARİHİMİZLE
HESAPLAŞMA
VE HELALLEŞME!

Çok değil, dünün,yakın zamanımızın sorunlarnını bilmeden bugün yaşadığımız sorunları bilebilmek gerçekten zor, hatta imkansız.!
Ulusal kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet tarihi, hesaplaşmaların yoğun olarak yaşandığı bir tarihtir. Bu hesaphlaşmaları bir yere kadar anlayabilmek mümkün ama bir şeyi devlet ve toplum olarak bilemedik. 
Tarihsel ve toplumsal saçıdan hiç bir ulus, sürekli kendi içinde ve birbiriyle hesaplaşarak, hesaplaşmaları sonsuz kılarak bir yere varamaz. Hesaplaşma helalleşmeyle iç içe yürütülmelidir.

BİN YILLIK TARİHİN 
MİRASÇILARIYIZ!

Örneğin, yaklaşık 100 yıllık hesaplaşma içinde sonuçta bu hesaplaşmaların bağrında yeni bir devlet ve ülke kurduk ama öncesini unutarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin binr yıllık Türk tarihinin bir devamı, o  tarihin bir ayrılmaz bir parçası olduğunu unuttuk.
Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı olduğumuzu unuttuk!
Biz de hesaplaşma, dünün, top yekün reddiyesi temelinde gelişti ya da geliştirildi.
Örneğin, laisizim adına, dini ve İslamı unuttuk ve bu toplumsal, kültüreil değirimizi, inanç sistemimizi aşağılamaktan, itip kakmaktan, din üzerine umacılar yaratmaktan bıkmadık.

İNGİLİZLER TARİHSEL 
DÜŞMANIMIZDIR!

Yine sol’un içine düşürüldüğü en büyük ideolojik sapkınlıklardan ve yanlış yönlendirilmesinin bir sonucu Cumhuriyet tarimiz boyunca, anti- Amerikancılık genlerimize işledi.
Oysa ki, bu coğrafyanın insanlarının son yüz yıldır en büyük düşmanı İngilizlerdi.
Osmanlının parçalanması, işgelinde en etkin pay sahibi İngilizler olmasına karşın son yüz yılda bu coğrafyanın geleceği adına her masaya oturuşumuzda karşımızdaki muhatap, emperyal güç İngilizler olmasına rağmen, biz düşmanımızı unuttuk!

DİPTEN GELEN DALGA

Yazımızın başına dönersek, 23 cNisan 1920’de oluşturulmaya başlanan ve 29 Ekim Cumhuriyet’in ilanıyla ismini cismini almaya başlayan devletin organizasyon süreci daha tamamlanamadan 30’lu yılların ikinci yarısında ve daha Mustafa Kemal yaşamıanı yetirmeden, işbirlikçi karşı-devrimciler tarafından çözülüp, aşalağı edildi.B işin mimarı İnönü idi.
İlya Ehrenburg’un ‘dipten gelen dalga’ isimli kitabını okumuş olanlar, dipten gelen dalganın zaman içinde evrile evrile nasıl yıkıcı hale dönüşüp, önüne geleni yıkıp, dağıttığını de iyi bilirler.
Bu da öyle bir şey...
Türkiye kapitalizmi, tarihsel anlamda tüm işbirlikçi , komprador niteliğine karşın  son on-on beş yıldır dipten gelen dalganın sarsıntıları karşısında çözülüp,yıkılıyor.

TÜRKİYE YENİ YOL
 AYRIMINDA!

Tarihsel ve toplumsal açıdan alt üst oluşlar, düzen değişimleri insanlık tarihi boyunca hep devrimcilerin işi olmuştur.
Bu kez tarihin ve toplumun dinamikleri zaman zaman devrimci zorlamalara, dayatmalara da tarık olsa genel de reformcu bir netilik sergileyerek 100 yıllık yapıyı, statükoyu adım adım sallıyor, çözüyor, parçalıyor.
Sınıfsal açıdan Cumhuriyet devletinin kapitalizmden başka alternatifi olmadı.Onun için boş hülyalara kapılmanın hiç bir anlamı ve hükmü yok.
Bugün Ak parti iktidarı ile yaşanan 100 yıllık sistemin ve devlet düzeninin yaşamın her alanında değişim ve dönüşüme tabi etutularak, devlet ve toplum yaşamının yeniden reorganize edilmesi çabasıdır.
Bu işin mimarı ve öncüsü yine kapitalizmdir!
Düne göre farklı olan,Ak Parti’nin dayandığı sınıfsal burjuva gücün, göreceli olarak millilik adına, eski kalıpları kırıp,bir anlamda ‘yeni Osmanlıcılık’ adına bölgede ve dünyada söz sahibi olma arayışıdır.
Bunu anlamakta güçlük çekenler 2002’den beri iktidarda olan bir partinin ilk günden bugüne TÜSİAD ile yaşadığı  çekişmeyi, Kicaret Odaları ve Borsaları nezdinde TÜSİAD’çılarla yaşadığı yönetim kavgasını sorgulamaları gerekiyor.

İNGİLTERE, OSMANLI 
VE TÜRKİYE..!
Türk insanının dününü ve bugününü iyi sorgulaması, kıyaslaması, anlaması gerekiyor.
Örneğin, ‘Güneşi Batmayan İmparatorluk’ olarak dünyaya caka satan İngiliz Kraliyeti ve aristokrat sınıfı, feodal sistemlerin bir bir burjuva devrimlerle yıkıldığı, saltanatların param parça edildiği bir ortamda kurtuluşu İngiliz burjuvazisiyle uzlaşmakta ve egemenliğini paylaşmakta buldu.
Dünyada 600 küsur yıl egemenliğini üç kıtaya taşımış Osmanlı bu şansı ve olanağı kendi içinde hiç bir zaman bulamadı.
Ne mi oldu!?
Başta İngilizler olmak üzere dünyanın efendilerine ‘yem’ oldu!
Osmanlının gerileyişi, çözülüşü,yıkılışı, sömürgeci güçlere biat edip, bağımlı konuma düşmesi  aslında, aynı zamanda, edebi açıdan dramatik bir olaydır.
Dedim ya, bu coğrafyanın insanları, aydınları olarak kendi tarihimizi çok iyi anlamamız ve çözmemiz gerekiyor.Bu tarihimizle helalleşebilmek için de geçerli ve elzem!

‘YENİ’ İLE ‘ESKİ’ 
ARASINDAKİ KAVGA!

Ak Parti ve AK Parti iktidarıyla son yılların en büyük siyasi argümanı ‘Yeni Türkiye’..!
Bugün için amaç ve hedef ‘Yeni Türkiye’ ise ve öncesi ‘Eski Türkiye’ olarak tanımlanıyor ise, toplum olarak bundan ne anlamalıyız?
Kanal 24 TV’de Kırcı’ya bu konuda sorulan sorunun yanıtı ‘boş’ kalmış!
‘Yeni Türkiye’ kavramının en çok içini doldurmaya çalışan siyasi lider   Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu.
Bir  kere şu veya bu partinin, şu veya bu siyasi liderin ‘Yeni Türkiye’den ne anlamak gerektiği konusundaki yaklaşımı bir yana, hep birlikte şu sorunun yanıtını bulmalı ve vermeliyiz: Eskinin defterini kapatarak ‘Yeni Türkiye’ye ihtiyaç var mı?
Evet, var!
Bir defa felsefi ve sosyolojik  açıdan her ülke ve ulus için bugün ve yarın, dünün diyalektik açıdan yadsınmasını ve ‘yeni’yi içerir.
Bugün, siyasi yelpazenin hemen her rengi kendi anlayışana göre ‘yeni’ bir devlet ve toplum düzeni öngörüyor. 
Bu gerçek, sol ve sosyalistler için de, siyasal islamcılar için de, liberaller, milliyetçiler için de, sosyal demokratlar için de hatta etnik bölücüler için de geçerli bir vakadır. Yani hemen herkes ‘yeni’nin içini kendi inancına ve düşüncesine göre dolduruyor.
Sınıfsal anlamda da her sınıf kendi ihtiyaçları ve beklentilerine uygun ‘yeni ‘ bir devlet ve toplum öngörür. 
Burjuvazinin bu konuda ihtiyaç ve beklentileri farklı, işçi sınıfının farklı, çiftçinin farklı, esnafın,kamu çalışanlarının ve öğrencilerin farklıdır.
Farklılıkların birleştiği nokta ise değişim ve dönüşümün zorunluluğudur.
Esen kalın...
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1076