Bugün: 18.12.2017

BİNDİK BİR ALAMETE...


 2014 yılının son günlerini yaşarken, 2015 yılını karşılamaya hazırlanıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Süleyman Takunyacıoğlu ile  dünya, ülke, bölge ve kent gündemiyle ilgili uzun uzadıya söyleşme olanağı bulduk.

DÜŞÜN  OCAKLARIMIZI
  BİR BİR YİTİRİYORUZ

Takunyacıoğlu ile zaman zaman kapışsak da uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz, yarenliğimiz vardır. Her ikimiz de karşılıklı söyleşmeyi,hatta tartışmayı özlemişiz.
Bu önemli...
Çünkü, REALİTE’nin ilk yıllarında başlayan muhabbetlerimiz ve düşünsel ve yazın faaliyetimiz sonrasında İlkHABER’le sürdü.
O yıllarda  İlkHaber nezdinde, İhsan Kuruoğlu’nun  özel çabasıyla   sadece Takunyacıoğlu değil, bir çok insanla biraraya gelir, değişik konularda konuşur, tartışır,yazardık. 
İlkHaber, bu yönü ve nitelikleriyle, bölgenin ve kentin düşün yaşamında en bereketli ve en zengin dönemini yaşadı.Ortaya çıkan o zengin entellektüel ortamın gazeteye yansımasıyla İlkHaber, kentin ve bölgenin ötesinde Balıkesir’in en üretkin ve en dinamik basın-yayın organlarından biri oldu.
Ancak, zaman içersinde İlkHaber özelinde şekillenmiş bi entellektüel zenginlik ve bereketli ortam dumura uğradı. Kuşkusuz bunda bizlerin de belki tekil anlamda payımız olsa da genel olarak bu bereketli düşünsel ortam ‘birilerini’ rahatsız etti.
Sonuç olarak, Takunyacıoğlu ile bir araya geldiğimizde o yılları ve günleri bir kez daha özlediğimizi duyumsadık. Kuşkusuz,tüm yaşadığımız bu zengin ve güzel yıllarda ve günlerde İhsan Kuruoğlu’nun payını ve rolünü yadsıyabilmemiz de mümkün değil.

DÜN, BUGÜN VE GELECEK...

Bugün geriye dönüp baktığımızda geçmiş yılları, yaşanılmış an’ları sorgulamanın hiç bir anlamı olmadığını biliyoruz. O gün ve o zaman bizim için önem arzeden bir çok şey, geçen zaman içinde çoktan anlamını ve hükmünü yitirdi.
Keza, o yıllarda ve günlerde önemsediğimiz bir çok şeyin  geçen zaman içersinde hala vazgeçilmezliğini koruduğunu görebilmek de  anlamlı olsa gerek.

DEĞİŞİM, DÖNÜŞÜM 
VE YENİLENME

Dogmatik insanlar değiliz ve biliyoruz ki, değişmeyen tek şey değişimin ta kendisi. Kuşkusuz,şu insana acı veriyor. Yıllar yıllar önce ülke  ve kentimiz ile ilgili eksik yanlış olarak görüp de yazdığımız ne olmuşsa,o gün yazdıklarımızı aynen bugün bassak, ne yazık ki, aynı sorun ve sıkıntıların devam ettiğini göreceğiz. 
Değişime ve yenilenmeye böylesine direnmek, hatta bu kör direncin hedefi ve kurbanı olmak,düşünen ve üreten insanları yoruyor, bıktırıp, usandırıyor. Bir anlamda entellektüel çabanızı anlamsız kılıyor.
Bandırma, bu yönleri ile düşündürücü bir kent.
Örneğin, Süleyman,belki de  bugüne kadar yüzlerce makale yazarken, araya bir de kitap sıkıştırdı.
Ben ise, bugüne kadar binlerce makale yazmanın yanı sıra makale sınırlarını aşan analitik haber ve yorumlar yazdım. Yetmedi, 7 kitap yazdım.
Ne oldu!?
Süyelman ile başlarımız göğe mi erdi?
Onun içindir ki, Süleyman, dün olduğu gibi bugün için de ısrarla beni uyarıyor ve ‘Öncelikle sağlığına dikkat et ve işine bak’ tavsiyesinde bulunuyor.
Haklı da....

ENSEYİ KARARTMAMAK 
GEREKİYOR

Okurlarımız, Takunyacıoğlu’nun bu uyarısını ya da yazdıklarımı umutsuzluk ya da ‘enseyi karartma ‘olarak da algılamamalı.Bu yönüyle yaşamımın hiç bir döneminde, içinde yaşadığım koşullar ne kadar zorlu olursa olsun, ensemi karartmadım.
Geçtiğimiz günlerde Kent Konseyi Başkanı Levent Coşkun ile de söyleşme olanağı buldum.
Şöyle dedi:
“Bandırma’da herkes birbirinin paçasına yapışıyor. Birbiriyle uğraşmayı,çekelemeyi çok seviyor.Önce  birbirimize saygı duymayı, birbirimizin varlığını kabullenmeyi bilmemiz gerekiyor.İşinden gücünden hatta ailene ayırman gereken zamandan feragat edip bir şeyler yapmaya çalışıyorsun ama ne fayda..”
Doğru mu?
Evet, doğru..!
Peki, bunun nedeni acaba ne?
Neden ve niçin, bir başka kişinin ya da en yakın insanlarımızın başarıları diğer insanlar hatta en yakınlarımız için ‘dert’ kaynağı oluyor?
Takunyacıoğlu da, bu durumdan hareketle en başta insani bir hesaplaşmanın kapısını aralayarak,şu soruyu haklı olarak soruyor:
“Ya severler ya da sevmeyebilirler ama ben bu kentin bir evladı, insanı olarak Beşiktaş’da top  koşturmuş bir insanım. Sportif alanda yıllarca ter atmışım.Kentimi formamda taşımışım. Yıllardır yazmışım, yazdıklarımı bir kitapla taçlandırmışım. Şimdi, bakıyorum, sanki ‘sana mı kaldı’dercesine olaya yaklaşılıyor.”
 Takunyacıoğlu’nun bu tepkisini ya da Coşkun’un bu  kentin sosyolojisiyle, pisikolojisiyle ilgili yaptığı tesbiti yanlış görebilmek mümkün mü?
Burada sorun ne ben, ne Takunyacıoğlu ne de bir başkasıdır. Burada sorun, kent ile kent toplumunu oluşturan bireyler arasındaki ilişkinin sorgulanmasından öte toplum yapımızın ve toplum yaşamımızın sorgulanmasıdır.

TEKİL AĞACA TAKILIP KALMAK 
ORMANI GÖRMEYİ 
GÜÇLEŞTİRİYOR

Olay ya da olguların kişiselleştirilmesi; kişiyi özel bir duruma getirmek, her şeyi ve ya olayları bir kişiye mal etmek,söz edilen konudan uzaklaşarak olumsuz yönleriyle kişiler üzerinde durmak gibi yanları da içeriyor.
Psikoloji de bu durum, düşünsel ya da bilinçsel bir hata olarak tanımlanıyor.
Kuşkusuz bu durumun psikolojik ve sosyal psikolojik boyutu kadar sosyolojik ve  kültürel boyutları da var.
Bu konuyu ve toplumsal açıdan bu eğilimimizi ya da saplantımızı,. takıntımızı işin ehli olanlarla ve özellikle de sosyal psikologlarla konuşmanın, sorgulamanın, tartışmanın yararlı olacağına inanıyorum.
Örneğin; bireylar nezdinde yaşanan ve genel olarak toplumsal bir sorun haline gelen bu durumun oplumsal çevreye uyma ve onu geliştirme yeteneği,toplumsal ilişkileri etkili biçimde kurabilme, sürdürebilme ve değişen toplumsal durumlara uyabilme gücüyle de ilintili olduğunu gözlemlemekteyiz.
Yani, sorunun nedenselliklerine inebilmek, yorumlayıp, analiz edebilmek ve belli sonuçlara ulaşabilmek o kadar kolay görünmüyor.
İşte bu alandaki bilgisizliğimiz ya da yaşadığımız toplumsal iletişim sorunlarımız tek tek bireyler nezdinde genelde yorgunluğa, bıkkınlığa, pişmanlıklara, küskünlüklere ve zaman samanda  aşırı öfkelenmele daha da ötesi şizofrenik  yada paranoyak rahatsızlıklara neden oluyor.

BİLİMİN VE AKLIN
 REHBERLİĞİNDE YÜRÜMEK..       

Bu durum bize, Bandırma’ya, Güney Marmara’ya ya da ülkeye özgü bir şey mi diye de düşünülebilir.
Hayır..!
Gelişmiş veya gelişmekte olan tüm sanayi toplumlarında, ülkelerinde bu psikolojik havaya tanık olabilmek mümkün. Bunun da çok yönlü analiz edilmesi, tartışılması gerekiyor.Tam bu nokta da felsefenin önemli olduğuna inanıyorum ki, felsefe yaşamımızda hiç yok gibi.

***
PETROL İŞ KONGRESİ

Yazıma ara vererek Bandırma Petrol İş Sendikası  Şube genel kurulu için yazıma ara verdim, kongreye gittim.
Kongrenin yapılacağı Grand Asya Otele giriyorum. Salon salon içinde ve insanlar  sabah kahvaltısı yapıyorlar. İçlerinden süzülerek kongre salonuna yöneliyorum, Şube Başkanı İsmail Kayan girişte  karşılıyor.
Protokol yerini almı ve işçilerin katılımının düşük olduğunu gözlemliyorum. Salon, pankartlarla bezenmiş ama işçiye yabancı bir salon olduğu hissediliyor.Milletvekili Havutça bir köşede  ayakta sohbet ediyor., selamlaşıyoruz.Her zaman ki gibi içten,sıcak ve samimi.
Basın masasında yerimi aldıktan sonra uzun uzadıya salonu, protokolü ve işçileri izliyorum. Derken, kongre Kayan’ın kürsüye çıkması ve konuşmaya başlamasıyla başlıyor. Bandırma’daki işçi eylemlilikleriyle ilgili hoş bir sinevizyon gösterisi sunuluyor.
Fon müziği, söylenen marşlar, protest şarkılar  beni yıllar öncesine taşırken, Cumhuruyet Alanı’nda gerçekleşmiş eylemliliklerdeki katılımın düşüklüğü bir kez daha dikkatimi çekiyor.
Bu konuları konuşmuyor ve adeta konuşmaktan da kaçınıyoruz ama kentin en büyük alanına taşınan eylemliliklere katılımın gün geçtikçe bir avuç insanla sınırlı hale gelmiş olması sorgulanması gereken bir durum.

DÖNMEZ VE İŞÇİ HAREKETİ


Rahmetli Liman İş Şube Başkanı Besim Dönmez’in yaşamında dile getirdikleri aklıma geliyor. Şöyle diyordu:
“Bandırma’da işçi hareketi gün be gün geriliyor. Bizimle birlikte bir  iki işçi sendikasının örgütlü ve yetkili oldukları alanlarda tutunma çabaları nereye kadar gider  bilmiyorum. Bandırma’da sendikal hareketle onun dışındaki muhalif kesimler ve partiler arasında ciddi kopukluklar var. Bu kesimler  bizleri tepe tepe kullanmaya çalışıyorlar.Biz de işçi de bu durumun farkındayız.  En ufak bir şey de hadi sendikalar , işçiler gelsin diye bakılıyor. Ben, işçimi alana taşımaktan, işçimi kullandırmaktan bıktım.Bunu işçi de istemiyor. Bu kafalarla gidersek ülkede de Bandırma’da da sendikacılık biter.Sendikal hareketle işçinin diriliğini, ilişkisini sürekli kılmalıyız. Bu dirilik, heyecan adım adım sönümleniyor.”
Geçen zaman rahmetli Dönmez’i adeta doğruladı. O zamanın Liman İş’i, Tek Gıda İş’i kapandı, gitti.Bandırma’da işçi sendikası olarak Petrol İş ve Genel İş kaldı ki, bu alanda taşıyıcı kolon Petrol İş..!

SINIFIN ÖĞRENCİLERİ; 
LEVENT BALKIŞ VE
 RECEP GÖKDENİZ...

Petrol İş  Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın’ın konuşması başlıyor, ilgiyle dinliyorum. Konuşması uzadıkça salondaki ilginin dağıldığına,söndüğüne tanık oluyor, çay içmek, hava alabilmek için dışarı çıkıyorum.
Petrol İş eski Şube Başkanı Levent Balkış  yanıma geliyor, söyleşiyoruz.
Bandırma işçi sınıfı ve sendikal hareketi  bugüne kadar  bir çok değerli, öncü insan yetiştirdi.Levent Balkış ve Recep Gökdeniz bu isimlerden sadece ikisi.
Kent olarak biz onları ne kadar anlayıp değerlendirebildik onlar kenti ne kadar anlayıp, değerlendirebildiler ayrı bir tartışma konusu ama karşılıklı olarak, hep bir şeylerin eksik kaldığını, eksik olduğunu hissetmek kötü bir duygu.,
Örneğin, Balkış ve Gökdeniz, sınıflarının iyi birer öğrencisi ve öğretmen olmaya aday insanlarıydı.
Gökdeniz’le en son bir araya geldiğimizde Bandırma ile ilgili sohbetimizde söylediklerini ve yorumlarını unutamam.
Balkış da, sendikanın şube başkanlığını yaptığı dönemde gerçekleşen BAGFAŞ grevine değiniyor ve şöyle diyor:
“Bugün olsa idi, o greve gitmez, yapmazdık.”
Balkış, bunu vurgularken, değişen koşullara ve değişen sendikal mücadele anlayışına  dikkat çekerek, “ Yaşanan süreci ve değişimi anlamakta, yorumlamakta sıkıntı yaşadık”diyor.
Mutabık olduğmuz ,günümüzde sendikacılık anlayışının,sendika-sınıf ilişkisinde yaşanan değişimin, dönüşümün niteliği...
Şunu  artık biliyoruz: Böyle gitmez  ve ülkede sınıf nezdinde de yaşanan değişim ve dönüşümün anlaşılması, sınıfın bu gerçekliğe uygun yeni bir sendikacılık anlayışıyla kucaklanması gerekiyor.

GEMİCİ FENERLERİ

Her sınıfın öncülleri vardır. Toplumun öncülleri, aktivistleri  yani bir anlamda kanaat öncülleri vardır. Bunlar, içinde yaşadıkları toplumun ya da  temsil ettikleri, içinde yer aldıkları sınıfın ‘gemici feneri’ gibidirler. 
Dönmez de, Balkış da, Gökdeniz de ‘gemici feneri’ gibi,hep etraflarına ışık saçtılar. Farkında değiliz ya da  bir avuç insan farkında...
İşte yazımın başından beri vurgulamaya çalıştığım, dikkat çektiğim  vaka bu!

Bir anlamda egolarımızı bir türlü doyuramıyoruz. Egolarımız aç!
Neyle ve nasıl doyuracak, nasıl tatmin olacaksınız?
Bilgiyle mi akılla mı yoksa hiç bir bilgiye ve akli çabaya dayanmadan duygularınızla hareket edip, bilim ve akıl dışı hurafeler, dedikodular, fitne ve fesatla mı egonuzu doyurup, tatmin olacaksınız?
Toplumun değeri  olan her ‘gemici feneri’ne şuursuzca saldırıp, itibarsızlaştırmak çabaları niye?
Örneğin, yaşamında Besim Dönmez için de neler söylendi.. Balkış ve Gökdeniz’in şube başkanlıkları döneminde doğrudan  kimlik ve kişilikleri üzerine neler türetildi?
Yine örneğin, ‘Paşa Mehmet’i, bir zamanlar ‘bağımsız’ olarak Bandırma Belediye Başkanlığına cesaretle aday olan Mehmet Özdemir’i bugün kaç kişi anımsıyor?


MUSTAFA GÖNENLİOĞLU’NU 
UNUTABİLMEK MÜMKÜN MÜ?

Ya aramızdan erkenden  talihsiz bir şekilde ayrılan, bir yıldız gibi kayıp giden  Mustafa Gönenlioğlu’nu bugün kaçımız anımsıyor...?
Takunyacıoğlu sohbetimiz de söylemişti: Bandırma’da CHP, Pekel ve Mirza, belediye başkanlıklarını, yerel iktidarlarını Gönenlioğlu’na borçlular. O olmasaydı ve Ak Parti ile ayrışmasa, karşı karşıya gelmeseydi, 2009 da Ak Parti, asla yerel iktidarı yitirmezdi diye...
Evet, Bandırma bir belediye başkanlığını Gönenlioğlu’na borçlu ama artık çok geç, bilgisi ve  görgüsüyle yitip gitti.
Şaka gibi...

Esen kalın..

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 822