Gazeteci-Yazar Engin Arıcan, son gelişmeleri ve olayları değerlendirdi.
Okurlarımızın bir çoğu “okey” oyununu bilirler. Kahvelerde ve evlerde, tatil yerlerinde bir eğlence ve zaman geçirme aracı olarak oynanan okey oyunu, kumar aracı olarak da oynanır.
Masanın “tamamlanması” olarak tanımlanan ve dört kişiyle oynanan okey de, masayı tamamlayacak 4.kişiyi bulamazsanız, oynamaya ne kadar hevesli olursanız ollun, okeyi oynayamaz,oynatamazsınız.
O nedenle, okeyde 4.kişi aslında “kilit kişi”dir.
Ben de, bu ülkenin, bölgenin ve kentin gazetecisi ve yazarı olarak, 12 Temmuz’da gazetemde gözalına alınırken (!?) ve işyerim ile evim aranırken, kendimi okey oyununda masayı tamamlayan 4.kişi olarak hissettim.(!?)
Şimdi, dikkat edilirse, son pragrafta iki yerde ünlem ve soru işeretini birlikte kullanmak zorunda kaldım.
Neden ve niçin!? (Bu kez de konunun gereği olarak her iki işaretlemeyi kullanıyorum.)
Şimdi, dün, ifadem alınırken sözünü ettiğim bir belgeyi Cumhuriyet Savcısı Sn.Muhammed Said Çetin’in takdim etmek için gittiğimde bana, “Engin Bey, biz sizi gözaltına almadık ve gözaltına alın diye de bir talimat vermedik. Biz, sadece gazetenizin ve evinizin aranması, bir suç unsuru varsa belgelenerek bize getirilmesini istedik. Zaten, size bir kelepçe vurulmamasının ve Emniyette de gözetim altına alınmamanızın, ifadenize başvurulmamasının nedeni bu. Siz, ben Savcılığa da gelmiyorum, diyebilirdiniz. Siz, geldiğiniz için ben ifadenizi almak zorunda kaldım. Arama sonucunda bir suç unsuruna rastlanmış olsa idi, o zaman zaten gözaltına alınmanızı yasaların gereği olarak isteyebilirdim”dedi.
İlginç ve benim açımdan düşündürücü… Ama eminim ki, okurlarım açısından da bir o kadar ilginç ve düşündürücü…
GÖZALTINA ALINMAMIŞIM!
Şimdi, sormak gerekiyor ve bu ve benzer konularda, olay ve olgular konusunda sürekli soru soran ve yanıtını arayan bir kişi olarak da başım bin bir türlü dertten, ne yazık ki, kurtulmuyor.
Ama,soracağım: Bandırma,Bursa ve Balıkesir Emniyet Müdürlüğü KOM elemanları gazeteme geldiklerinde Bandırma KOM’dan Tuncay Bey ile muhatap oldum. Elindeki Savcılık tutanağı ile gazetemin ve evimin aranacağını,benim de gözaltına alınacağımı yüzüme karşı açıkladı.
Devam edelim...
Evrak-ı metrukeyi ben de okudum ve “buyrun işinizi yapın”dedim. Hukuksal içeriğini tam olarak bilemediğim için Avukatım Baki Özyılmaz’ı arayarak, durumu izah ettim ve o da, “geliyorum”dedi,bir süre sonra da geldi.
O da evrakı inceledi ve hukukçu gözüyle yapılanın Savcılık talimatı doğrultusunda olduğunu belirterek, Emniyet mensuplarına yardımcı olmamızı istedi.
Peki, bu durumda ben okeyde masayı tamamlayan 4.kişi konumuna neden, nasıl ve niçin düştüm ya da düşürüldüm !!!???
BEN NASIL 4.KİŞİ YAPILABİLDİM!?
Okey de 4.kişi önemlidir. Kahveciler ya da kim nerede okey oynayacak ise, masayı tamamlamak için özel çaba harcarlar… Bir çok kez bizzat tanık olmuşumdur.
Evde ya da kahvede okey oynayacaksanız, masayı tamamlayacak 4 kişiyi ikna edebilmek için dil dökersiniz, masayı cazip hale getirirsiniz ve çabanız, 4.kişiyi garantilediğinizde biter.
Birincisi, oturtulduğunuz ve oturmanız için cazip kılınan masada tezgaha gelmiş, masadakiler önceden kendi aralarında anlaşıp, sizi yolunacak kaz olarak görmüş olabilirler.
İkincisi, oyunu kurullarına göre oynamadığınız ya da oyunu oynamayı beceremediğiniz için zaten yolunmaya mahkumsunuz.
Üçüncüsü, sonuçta okeyi kahvede oynuyorsanız ve kahveci size daha önceden takık ise, bir işaretle masadaki 3 kişinin de kabullenmesiyle oyuna kaybetmeye ve hesabı ödemeye mahkum olursunuz. Yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur, hesabı tıpış tıpış kasaya giderek öder, en fazla bir daha da o kahveye gitmezsiniz.
Ben, bu olayların başlangıcı ve gelişimi itibariyle fazla abartıldığı, abartıldığı için keyfiyet ve zorlamaların hatta farklı hesapların ön plana çıktığı yani olayın gittikçe dozu artan mizahi boyutunun gözardı edildiğine inanıyorum.
Aslında tüm bu yaşananlar traji komik bir öykü konusu olmaya başladı.
Bu nokta da, bu gözaltı ve yargı sürecinin en mağduru olarak kabul ettiğim Cihan Hayırsevener’in eşi Sema Hayırsevener ile oğlu Can ve kızı Gaye’nin artık bu sürecin İZLEYİCİSİ DEĞİL, GERÇEK MAĞDURLARI olarak öne çıkmaları, ve sis bulutunun aydınlığa kavuşması için konuşmaları, sorular sormaları gerektiğine inanıyorum.
Evet, bu onların en doğal hakkıdır ve bu yazı bir DAVET’dir…
Neden ve niçin?
GAZETECİ-YAZARLAR
SORULARINI SORABİLMELİ!
Çünkü, ben, 28 Ekim 2009 tarihinde bir polis operasyonu ile başlayan ve yaşanan sürecin gezeteci Hayırsevener’in katli ile bir başka boyuta taşındığına, bu olaydan sonda da yaşanan sürecin hızla nitelik ve içerik değişimine uğradığına inanıyorum.
Bunu iddia ettiğim andan itibaren, hemen şu soruya muhatap oluyorum: Peki,elinde belgen, kanıtın var mı?
Öncelikle belirteyim; Ben, ne polisim ne de Savcıyım., öyle bir derdim ve davam da yok.. Bu süreci aslen aydınlatacak ve sonuçlandırıp, hüküm verecek özellikle yargıdır.
Ancak, gazeteciler ve yazarlar, bu davanın başından itibaren niteliği ve mağdur olanları dikkate alındığında müdahil konumundadırlar. Öyle de olmak zorunda bulunduklarına inanıyorum. Bunun temel yolu, olayı çok yönlü olarak sorgulamak,soru sormak ve yanıtlarını aramaktır.
SORU SORMAK, YANITLARINI KOVALAMAKTIR.
Yoksa, hep tanık olduğum gibi, “sana mı kaldı araştırmak, yazmak” sorusu gazetecilerin ve yazarların muhatap kılınabilecekleri bir soru değildir ve bu soru sorulduğu andan itibaren her zaman karşılaştığımız sonuçla yüz yüze geliriz: FAİLİ MEÇHUL..!
Türkiye, bunun sayısız örneklerine tanıktır.
Peki, benim gibi düşününler ve yaptıkları işe bu mesleki anlayışla yaklaşanlara ne oluyor?
Acıdır ama yaşadığımız bir gerçektir ki, BAŞLARI BELADAN KURTULMADIĞI GİBİ MÜMKÜNSE ZANLI OLARAK BİLE KABUL EDİLEBİLİYOR.
Bu nedenle, Savcılıktaki ifadem sırasında da dile getirdiğim gibi, BU DAVA İLE İLGİLİ UZUN BİR SÜRE YAZMAYI DÜŞÜNMÜYORUM…
Peki, neden ve niçin..?
MESLEKİ DERSLER!!!
Kişinin bir iş yapması bir şeydir ama İŞGÜZARLIK daha farklı bir şeydir. Ben, İŞGÜZAR DEĞİLİM.
Dikkat edilir ise; Bandırma Belediyesi’ne yönelik 28 Ekim 2009 Tarihli OPERASYONLA ve sonrası ile ilgili Bandırma hatta Balıkesir basınında gazeteci ve yazar olarak BİR TEK BEN YAZDIM.
Ardından, 18 Aralık 2009 tarihinde kentin göbeğinde bir gazeteci öldürüldü ve bu konuda da bugüne kadar YAZAN TEK KİŞİ BEN OLDUM..Abartmıyorum, gazeteler,dergiler ve yazılan makaleler ortadadır.
Örneğin, gazeteci Cihan’ın öldürülmesi sonrası kendi çalıştığı gazetede ve televizyonda bile doğru dürüst tek satır bir makale yayınlanmadı, haberi yapılamadı.
Bunu Sn.Savcıya da dile getirdiğim de yargıya intikal etmiş bir konuda yazmaktan imtina ettiklerini dile getirdi ama keşke gerçek böyle olsa idi.
Çünkü, 28 Ekim 2009 operasyonu ile Hayırsevener’ in öldürüldüğü tarih olan 18 Aralık tarihine kadar Yaşam gazetesinin yazdığı ve yaptığı haberler ortadadır. O zaman, bebelerin bile bildiği, herkes suçluluğu mahkeme kararı ile hükme bağlanmadığı sürece SUÇSUZDUR, gerçeğini bilmiyorlar mıydı!?
Bunlar acı ama hepimiz için gerçek birer mesleki derstir.
HAYIRSEVENER AİLESİ’NE DAVET!
Evet, bu konuda cinayete kurban gitmiş Hayırsevener’in eşi ve çocuklarına büyük sorumluluk düştüğüne ve yanıtını hala bulamayan soruların peşine düşmeye DAVET ediyorum.
Örneğin, 28 Ekim operasyonu ile birlikte, Cihan, bu operasyonu neden ve niçin İlkHaber Kurucusu İhsan Kuruoğlu eksenli bir “çete” davası olarak gündemine aldı?
İkincisi, 28 Ekim 2009 günü İhsan Kuruoğlu ve bir çok kişinin daha ifadesine başvurulmamışken, ne ile suçlandıklarını bile bilmiyorlarken, “çete”yakalandı diyerek, Cihan’ın haber ve yazı yazmasına kimler vesile oldu?
Üçüncüsü, Cihan’ın yazılarında dile getirdiği, 20 trilyonluk yolsuzluk, itham ve iddiası, davanın iddianamesinde bile yer almazken, kim/kimler Cihan’a bunu servis yaptı?
Dördüncüsü, Kuruoğlu’nun Bandırma dışına taşarak çevre belediyelerde ihale kovaladığı ve Gönen Belediye Sarayı ihalesinde yolsuzluk yapıldığını Cihan’a kim servis yaptı?
Beşincisi, Cihan’ın ısrarla üzerinde durduğu, Devlet Demiryollarına ait tarihi binanın Kuruoğlu tarafından yıkılmışçasına haber ve üzerinde yazılar yazılmasını sağlayanlar kimlerdi?
Altıncısı, Kuruoğlu’nun Belediye ihaleleri ile ilgili yolsuzluk ve suistimal yaptığı itham ve iddialarının, Öztaylan-Eraydın dönemi ile ilgili olduğu gerçek dışı suçlamasını, Cihan’a gerçekmişçesine servis yapanlar kimlerdi?
Yedincisi, içerde tutuklu olarak bilinen Kuruoğlu’na, Ailesi Fertlerine, gazetesine, yanında çalışan insanlara yönelik Cihan, neden ve niçin tüm gemileri yakma pahasına, hakaret ve tehditin ötesinde bir üslupla adeta saldırma cesaretini gösterdi? Cihan’ı bu konularda kim kışkırttı?
Yaşanan süreçle ilgili bu ve benzeri bir çok soru sorulabilir ama burada şu önemlidir: Cihan’ın bu süreçte gündeme taşıdığı bu ve benzeri tüm itham ve iddialar büyük ölçüde GERÇEK DIŞI ÇIKTI.
Bu sorular, CİNAYET DAVASI ile ilgili değil, GAZETECİLİK MESLEĞİ İLE İLGİDİR.
Bakınız, gerçekten ilginç ve düşündürücü olan Cihan’ın öldürüldüğü gün gazetede çıkan köşe yazısı ve bu yazıda 28 Ekim 2009’dan o güne kadar izlediği yayın anlayışını özeleştirisel hatta pişmanlık duyarak sorgulamasıdır.
Cihan, aynı gün vurulmuştur!!!
PROJE ÇALIŞMASI
28 Ekim 2009’dan başlayarak yaşanan bu pis, kirli ve kanlı süreçte iki basın kuruluşunun karşılıklı birbirlerinden davacı olmalarına da tanık oldu.
28 Ekim 2009’dan başlayarak yaşanan süreçle ilgili en çarpıcı ve en düşündürücü belgeyi MARTAŞ yani Yaşam gazetesi adına İsmail Babacan Savcılığa sundu.
28 Ekim 2009 tarihli Balıkesir Emniyet Müdürlüğü adına parafe edilmiş, “Basın Bilgi Notu”nda şöyle denilmekte:
“ Müdürlüğümüz Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ve Bandırma KOM Grup Amirliği görevlilerinin yapmış oldukları çalışmalarda İ.K ve suç ortakların Bandırma ilçesinde yapılan İhalelere Fesat karıştırdıklarının tesbiti üzerine suça karışan şüphelilerin yakalanması suç delillerinin elde edilebilmesi suç örgütünün deşifre edilebilmesi amacıyla İ.K ve suç ortaklarına yönelik ‘TCK-220 TCK-235(İhaleye Fesat Karıştırmak)’ suçuyla ilgili projeli çalışma başlatılmıştır…Operasyon kapsamında gözaltına alınan şahıslar hakkında ‘TCK-220 (Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurmak, TCK-235 İhaleye Fesat Karıştırmak)’ suçundan işlem yapılarak mevcut organizasyon deşifre edilmiştir. Bilginize rica olunur.”
Bu durumda, Cihan ya da Yaşam gazetesi ne yapsın !? Onlarda bilgilerine sunulan “proje çalışmasını” beklendiği ve istendiği gibi MEVCUT ORGANİZASYONU DEŞİFRE etmenin uğraşını sergilemişlerdir.
Garip olan bu “bilgi notu”nun Bandırma’da bir tek Yaşam gazetesine verilmiş olmasıdır.
Bu belgenin hukuk açısından yorumunu ve adalet ile yargı açısından anlamını işin erbaplarına bırakalım. Bu bizim işimiz değil..!Bizi ilgilendiren bu belgenin basın ve gazeteci açısından ne anlam ifade ettiği ve ne gibi mesleki sonuçlara neden olduğudur.
İşte bu olayların gelişimi içersinde, söz konusu belge VAHİM olarak karşımıza çıkmaktadır.
OLAYIN KURGULANMASI
Bu, tatsız tuzsuz konudan bir an için kopalım ve bir başka boyuta geçelim.
Yazar için her yazı ya da kitap çalışması bir kurgu sorunudur. Yani, kurgu bizim yaşantımızın, mesleğimizin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bir an için düşenelim. 18 Aralık 2009 tarihinde Cihan’ın vuruluş biçimini ve sonrası gelişen olayları bir bir gözümüzün önüne getirelim.
Sunumu yapılan bilgilerin bize anlattığı, katil zanlısının Cihan’ı öldürmek amaçlı ateş etmediğinde odaklaşmaktadır. Ancak, şu veya bu nedenle aldığı yaralar nedeniyle Cihan yaşamını yitirmiştir.
Şimdi kurgusal zekamızı işletelim.
Birincisi, 28 Ekim 2009 tarihinde bir operasyon sunucu ihalelere fesat karıştırdığı ve çete lideri olduğu savıyla tutuklanan İhsan Kuruoğlu, bu tarihten sonra Cihan’ın yazdıklarına çok kızdı, öfkelendi ve kendisine bir katil zanlısı bulup Cihan’ı silahla vurdurtarak, aklı sıra cezalandırırken öte yandan intikam almış olmanın naifliğini yaşadı.
İkincisi, aslında, acı bir şekilde defteri dürülen İhsan Kuruoğlu’nun kendisi idi. Tutuklandı, ama kısa süre içersinde tutuklanma gerekçeleri kimseyi tatmin etmedi. Ancak, bu süreç bir şekilde iki medya organı arasında tipik bir it dalaşına çevrildi, tırmana bildiği kadar tırmandırıldı. Öyle ki, Cihan’ın başına kaza ile birşeyin gelmesi durumunda bile hedefteki isim belli idi. Bu örülmüş psikolojik atmosferde Cihan’ın vurulması ama öldürülmemesi gündeme geldi. Ölüm ise tüm kurguyu alt üst etti.
Üçüncüsü, herşey kendi “oluru” içinde ve “doğal bir şekilde gerçekleşti. 28 Ekim’le başlayan süreçte, sorumluluk üstlenmiş Cihan, Kuruoğlu’na sardı. İt dalaşı tırmandırıldı ve kamuoyunda örülen psikolojik ortam içersinde hemen herkes bu hakaret ötesi yazılarla Cihan’ın başına bir şey gelirse şaşırmayacağını dilllendirirken, piyasada belki de kahramanlık sevdalısı birileri Cihan’ı gitti ve vurdu. Sonrası gelişmeler ise, başlangıçtaki süreçle ilişkilendirilerek bugünlere gelindi.
Burada akıl ve vicdan dışı bir yelteniş söz konusu. Çünkü, ister duygularınıza ve öfkenize yenilerek intikam ateşiyle yanıp tutuşun ister durumdan vazife çıkartarak adam vurmanın derdine düşün, bu sağlıklı bir insanın işi olamaz. Bu bir canilik, manyaklık ve delilik durumudur.
Aslında tüm bunlar gerçekten de tam bir öykü ya da roman konusudur. Gel de yaz…!!!
KİRLİ VE KANLI BİR SÜREÇ
Bu kurgusal alternatifler içersinde benim hangi alternatife inandığım çok önemli değildir. Çünkü, bu veya bu alternatiflerin ötesinde gerçek nedeni yargının kendisi hükmü ile ortaya koyacaktır. Bizim yaptığımız sadece bir düşünsel jimnastıktır.
Ancak, neye inanırsanız inanın acı olan gerçek bu kirli sürecin kanla lekelenmesi ve bir insanın yaşamını yitirmiş olmasıdır. Sonucun kendisi bir anlamda nedensellik örgüsünü pek etkilememekle birlikte şunu düşünmekte ve sorgulamakta da yarar var: Bu olaylar dizininin çözümünde yöntem açısından tümdengelim de tümevarım da mutlaka kullanılmalıdır. Sunumlarla olay ve olguları çözemiyorsanız, düşünsel anlamda ters denklemle olay ve olguları yorumlamanın yararlı olacağına inanıyorum.
BENİM NE KİŞİLERLE
NE DE KURUMLARLA DERDİM YOK!
Şimdi, benim bu olaya yaklaşım ve anlayış biçimim ile ele alış tarzım, biliyorum ki, hem Emniyet yetkileleri hem Savcılık ya da başka birileri tarafından olumsuz yönde sorgulanıyor.
Bunu saygıyla anlarım ama şunu vurgulamak da yarar var: Ben bu olaylar zincirini nasıl ve ne yönde sorgularsam sorgulayayım, makamı ve mevkisi ne olursa olsun hiç kimse ile kişisellik temelinde karşı karşıya gelmem, gelemem. Hele hele Emniyet ya da Yargı ile Bandırma Adliyesi ile karşı karşıya gelmek gibi aptalca bir dürtü içersine girmeyi düşünemem bile.
Hep yazmışımdır. Her kim ki, makamını,mevkisini, işini, kimliğini yada kişiliğini hukuk ve yasalar üstünde görüyor, eksik ve yanlış yapıyorsa, yine bunun hesabını hukuk çerçevesinde ve adalet önünde verir. Neden? Çünkü, Türkiye, beğensek de beğenmesek de demokratik sosyal hukuk devletidir.
Ancak,bugün açısından tek başına bu somut gerçeği dile getirmek ve yazmak yetirli olmuyor ise, işte o zaman sadece Engin Arıcan değil, toplumsal anlamda hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Ne yazık ki, toplumumuzda bu konularda derin endişeler ve kaygıların bulunduğu da bir gerçektir.
BANDIRMA’DA NELER OLUYOR!?
Düşünün, Türkiye genelinde zaten hergün televizyon haberlerini izlerken ya da gazeteleri okur, radyoları dinlerken karşılaştığımız birbirinden ilginç ve endişe verici olaylar karşısında “N’oluyor ya.!?” diyerek tepki veriyoruz. Kafalarımız almıyor ve bırakın kendimizi özellikle çocuklarımızın geleceğinden endişe duyar hale geliyoruz.
Bu durumdayken, bir de benzer olayların yaşadığınız kentte yaşandığına tanık olmaya başladığınızda ise “n’oluyor ya” tepkinize “eyvah eyvah”lar eklenir hale geliyor.
Şimdi, Bandırma’da da özellikle son bir kaç yıldır bunu yaşar ve söylenir hale gelmeye başladık.
Bandırma’da ne/neler oluyor!?
SOSYOLOJİK BİR ANALİZ
Bu süreç,somut olarak Bandırma’da 28 Ekim 2009 operasyonu ile başlamış bir süreç değildir. Daha gerilere gitmek, 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesine uzanmak gerekiyor. Belki de AKP’nin iktidar olduğu 2002 genel seçimlerine kadar bu süreci uzatmak gerekiyor.
Bugün yaşananların izi bu süreçte aranmalı ve bu aranırken daha eski yıllarda yaşanan bir çok olay bu sürece ışık tutabilmelidir.
Ben, “Mama Kavgası”, “Ben cinayetleri gördüm” gibi bir çok makalemde bu konuları belli yönleri ile sürekli işledim. Bandırma ve bölgedeki mafyasal oluşumlar, uyuşturucu ve fuhuş, yolsuzluk ve suistimaller konularında bırakın sayısız makaleyi, bu konuları üç defa da kitap konusu yaptım. Konferanslarımda, televizyon ve radyo programlarında bir çok kez açıkça dillendirdim. Bunlar biliniyor. Bu konuları özellikle Bandırma basınında yazan da dillendiren de yoktur. Hiçbir zaman birilerinin “proje çalışmalarına”da mesleki anlamda alet olmadım, işime baktım.
BANDIRMA'DA BİR ŞEYLER OLUYOR!?
Bandırma’da ve bölgede birşeyler oluyor. Olup bitenler bugün için bizlere yabancı ya da iğreti gelebilir. Anlamayabilir ya da anlamakta güçlük çekebiliriz. Ancak, yaşananları anlayabilmek açısından gerçekten çaba harcanması gerekiyor.
Bandırma, Güney Marmara’nın merkezinde bulunan, iktisadi, ticari ve sosyal hareketliliği yanında kentsel zenginliği ile aslında “bakir” bir kenttir. İşte bu kent, sürekli olarak birilerinin “iştahını” kabartıyor. İştahına çare arayanlar, geçmiş yıllarda kentsel taşeronları aracılığıyla kriminal boyutta bir çok olayın faili oldu.
Sadece bu değil, kolayından para sahibi olmak isteyenler farklı rant hesapları içersine girerken, farklı düzenlerin de ortağı oldu. Dünün adam yerine konulmayanları bir süre sonra Bey Sofralarının aranan adamı olmaktan çıkıp, davet vereni olarak kabul edilirken, Baron ve Baroncuklar türedi. Bandırma Bandırma’lıyı, bölge insanı da birbirini ısırmaz. Ancak, Bandırma ve bölgenin zenginlikleri karşısında iştahını doyurmak isteyenler, hep sürekli kentsel bir dirençle karşılaştı.
Yıllar içersinde bu kentsel direnç bir şekilde çözülmeye başlandı. Direnç gösterenler bir şekilde tek tek tasfiye edildi. Evet, Bandırma belki de son yılların en büyük ve en ciddi tasfiyesini yeniden yaşıyor. Bandırma’nın ve bölgenin direnci kırılmak, kapıları iştahla ağızlarının suları akanlara açılmak isteniyor.
Bu sosyolojik bir analizdir. O yüzden bu sosyolojik analizden durduk yerde kimse kendisine vazife çıkartmasın.
Bandırma, sanayicisi ve işverenleri ile bu sürece dün de direndi, bugün de direniyor. Bunu genellikle içine kapanarak ve ölçülü dışa açılarak, içine girmek isteyenleri mümkünse sindirmeye çalışarak yapmaya ve yaşanan süreçte insiyatifi elinden kaçırmamaya özel çaba harcıyor.
Uyarıyorum…
Bandırma, bu kentsel direncini ve denetimini bir kez yitirirse, ortaya kentsel anlamda bir ucube çıkacaktır. Bu ucubenin ilk işi, iradesini dayatarak, kentin tüm dokusu ile oynamak olacaktır.
Bakınız…
Bir kentin gece yaşamı o kentin aynasıdır. Bandırma’da gece yaşamı kim ya da kimlerin kontrolünde… Gece kulüplerinden genelevine kadar bir bakın…!
Bandırma’da artık etnik kökene dayalı oluşumlar boy ölçüşüyor. Köşe kapmaca oynuyor.
Kuşkusuz,son yıllarda yaşanan kentsel ve bölgesel alt üst oluşun siyasi, ekonomik, kültürel,psikolojik hatta kriminal sonuçları da olacaktır.
Bandırma bugün yaşananları bunun için “eyvah eyvah” tepkileri ile karşılama kolaycılığından çıkarak, anlamaya çalışmalı ve kentsel, bölgesel donanımını güçlendirmelidir.
BU SORULARIN YANITI YOK Kİ!?
Evet, yeniden konumuza dönelim. Başlangıçtaki konumuza da son kez döndüğümü belirtmeliyim. Çünkü, bu konular üzerinde bir daha uzun süre yazmayacağımı daha önce belirtmiştim.
Şimdi, Emniyet ve Savcılık, benim mesleki konumumu sorguluyor.
Burada ana sorun ve soru, neden ve niçin İlkHaber’de çalıştığım ve İhsan Kuruoğlu ile tanışıklığımdır.
Ama,şu sorular artık gerçekten sıkıyor:
-Kuruoğlu’nu tanıyor musun? Ne zamandan beri ve nasıl tanıyorsun..? İlişkiniz ne? Size talimat verir mi? Şu veya bu konuda size gazetede baskı yapın, der mi? Operasyon süreci ile ilgili bu yazıları neden yazıyorsunuz? Hayırsevener olayını yazarken bunu neden böyle değerlendirdiniz?
Bu soruların bir sonraki adımı, Kuruoğlu’nun “organize çete” davasından tutuklu olduğu gerçeği anımsatılarak, bu “organize çete” ile ilişkilendirilmeye çalışılmam oluyor.!!!
Yani, çok şükür, Belediye Başkanımız Sedat Pekel, hep ne olacağını önceden bildiği için, beni ve çevresindekileri, bu soruşturma süreci konusunda dolaylı da olsa sürekli aydınlatıyor! Milletvekiliyken Kaçak Akaryakıt Komisyonu’nda görev almış olmanın sanırım yararını görüyor… Hayırlı olsun! Sayelerinde soruşturma komisyonunun çalışmaları neticesinde memlekette kaçak akaryakıt sorunu bitti ve Türkiye milyarlarca dolar kazanç elde etti!
Evet, yıllardır basın emekçisi olarak çalışan bir Aileyiz ve bir çok basın kuruluşunda da bugüne kadar aktif sorumluluklar alarak çalıştım. Çalıştığım basın kuruluşlarının kurucularının ya da sahiplerinin hangi suç ya da suçlardan zaman zaman tutuklandıkları ya da hüküm giydikleri beni hiç ilgilendirmez. İşimize bakarız.Yani bu ilişki mesleki ve ticaridir. Ancak, Kuruoğlu ile yıllara dayalı olarak ilişkimizin işveren-çalışan ilişkisinden çıktığı ve Ailevi dostluğa da dönüştüğü bir gerçektir.
Bilenler bilir.. Her konuyu saatlerce tartışırız. Bu sorunlar ya kentsel ya bölgesel ya da ülke ve dünya sorunlarıdır. Bu sorunların dışında herkesin kendisine ait bir özeli vardır ve kendisine saklar. Bu ilişkide zaman zaman karşılıklı kavga ettiğimiz, birbirimize küstüğümüz, aylarca konuşmadığımız anlar da olmuştur. Ama hiçbir zaman karşılıklı saygımızı yitirmemişizdir.
Kuruoğlu’nun gazetecilik ve yazarlık yaşamımda gerçekten büyük katkıları,teşvikleri olmuştur. Her ikimizin de mayasında nankörlük ve ihanet olmadığı için bu işverenlik eksenli ama dostluğa evrilmiş birliktelikte birbirimizi taşımayı da ADAM gibi bilmişizdir.
Kuruoğlu, kim ne derse desin, tanıyanların da çok iyi bildiği gibi zeki bir kişidir. APTAL değildir. Zaten, parti ilçe başkanlığı, spor kulübü başkanlığı, gazete kuruculuğu yapmış bir kişinin APTAL olabilmesi de mümkün değildir.
Peki, hiç eksiği ve yanlışı olmamış mıdır?
Çookk!…
İnsanız…Benim de olmuştur onun da…Ama her ikimizin ilişkisinden SUÇ ya da SUÇLU çıkartabilmek mümkün olmadığı gibi, böyle bir yakıştırmayı en başta ben ZUL kabul ederim.
Bu gazetede yıllarca çalışmış olanlar, duayen olarak anılanlar iyi kötü bilirler ki Kuruoğlu ile gazeteci olarak benim aramdaki ilişki, emir-komuta ilişkisi değildir. Ayrıca, işveren konumunda şu veya bu konuda da uygun üslupla ya da uygunsuz şekilde Kuruoğlu, bana talimat da verebilir. Bir konuda ya da bir isim konusunda uyarabilir ya da üzerine gidin diyebilir. Bunlardan ben hiç yüksünmem ama işimin gereği ne ise, onu da doğru bir biçimde yapmaya çalışırım.
İnsanlar arasındaki ilişkinin böylesi rontgeninin çekilmeye çalışılması toplumsal yapımıza, adet ve göreneklerimize, iş kuralları açısından da hoş değildir ama oluyor. Merakı anlarım ama merakın ötesine geçmiş bir sorgulamayı anlayabilmek mümkün değildir.
BİR TÜRKİYE VAR
VE BAŞKA TÜRKİYE YOK!
Sonuçta, normal ve doğal bir şekilde değerlendirildiğinde Savcılık talimatları doğrultusunda kolluk güçleri herkesi, her olayı ve olguyu suç ve suçlu ilişkisi açısından araştırıp, inceleyebilir. Savcılık da ortada suç konusunda bir kuşku var ise, yasaların gereğini yapacaktır. İnançsızlık ve güvensizlik kötüdür. Bir de kolluk güçleri ve yargı sistemimiz üzerine Türkiye’de kopan fırtınaları göz önüne aldığımızda bu kurumlarımıza karşı inançsızlık ve güvensizliğin ne gibi talihsiz sonuçlara yol açabileceğini düşünmek bile istemiyorum.
Ben, hemen her yazımda demokrasiye, özgürlüklere, hukukun üstünlüğünü ve yargı sistemimize inanç ve güven duyulması gerektiğini vurgulayan bir gazeteci ve yazarım.
O nedenle, her hangi bir konuda, olay ve olgu karşısında kolluk güçlerine ve adalet sistemine, hukuk sistemine inançsızlık ve güvensizliği kışkırtmak da bizlerin mesleki anlamda işi değildir. Eksik ve yanlışlar olabilir.Bunun da mücadelesini demokratik zeminde vermek benim en başta yurttaş olarak temel görevimdir.
Yazımda da ifade ettiğim gibi, son yıllarda Türkiye’yi bir kenarda bıraktık, Bandırma ve bölgemizde yaşananlar incelenmeye ve araştırılmaya, üzerinde kafa yormaya açık konulardır ve bu mutlaka yapılmalıdır. Bunun düşünsel temelde yapılmasından rahatsızlık duymak ayrı bir şeydir, Devlet’in verdiği yetkileri düşünen insanlara karşı bir güç gösterisi aracı olarak kullanmak, mağdur olmalarına neden olmak ayrı şeydir.
-Bunu neden yazdın? Bunu niçinh düşündün? Bunu yazarken neyi kastettin? Bu öyküdeki kişiler kim?
Bu tür soruların muhatabı ülkemdeki gazeteciler ve yazarlar olamaz. Bu demokratik değildir ve ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün engellenmesi, bastırılması; gazeteci ve yazarların susturulması çabasıdır.
Bandırma ve Balıkesir’in ise bu tür olaylara sahne kılınması endişe ve kaygı vericidir. Ben kolluk güçlerimizden ve yargıdan çekinmiyorum. Kolluk güçleri de Adliyemiz de, yargı mensupları da, benim kolluk güçlerim ve yargı mensuplarımdır. Sorulabilecek hiçbir sorudan da çekinmiyorum. Tam tersi, gazeteci ve yazar olarak sorulacak her soruya verebileceğim yanıt vardır. Ancak, bunları neden ve niçin yazdın sorusuna gazeteci ve yazarlar, bilim insanları hedef oluyor ve bu yapılıyor ise, BU DÜNYADAN SUÇ DA SUÇLU DA ÇIKMAZ…
Evet, okey’ için kurulan masada aranan 4.kişi gerçekten yapıldık mı yapılmadık mı, yaşanan bu olaylar süreci içersinde bilmiyorum. Bunu bekleyip, göreceğiz. Ancak, olayı soruşturan Cumhuriyet Savcısı, ifademin başlangıcında özel olarak ve altını çizerek şunu vurguladı: KESİNLİKLE BU OLAYLA İLİŞKİLİ İFADENİZİ ALMIYORUM VE GAZETENİZ KESİNLİKLE BU NEDENLE ARANMADI!
Ben, Cumhuriyet Savcımızın ifadesini ve hassasiyetini baz olarak kabul ediyor ve bu konu üzerinde spekülatif yorumlarda bulunarak, haber yaptığına inananları KINIYORUM.
HER MEDYA SAVAŞI CİNAYETLE
SONUÇLANSAYDI NE YAPARDIK!?
Sema Hayırsevener ve Ailesi’nin bilmesi gereken bir gerçek daha var: Cihan, daha önce başka gazetelerde de ama en önemlisi İlkHABER’de de çalıştı. O, İlkHABER’de işe başladığında ben bir başka gazetedeydim ve o işe başladıktan sonra İlkHABER’e döndüm.
Kuruoğlu ile de çok iyi iş ilişkilerine tanık olduğum Cihan, öncesinde de çalıştığı gazetelerde gerek İlkHABER ile ilgili gerekse benim şahsıma yönelik de bir çok kez yazı yazmış olmasına karşın, İlkHaber ve benimle hiçbir sorun yaşanmadı.
Çünkü, birbirimizi tanımıyorduk. Bunlar basın camiası içinde doğaldır. Gazeteler arasında da gazeteciler arasında da zaman zaman sert atışmalar hatta kavgalar olur. Eğer, bu atışma ve kavgaya varan polemikler birilerinin hep canına mal olarak sonuçlansa idi, herhalde Türk basınında insan kalmazdı.
28 Ekim 2009’dan sonra ise İlkHaber ile Yaşam arasında yaşanan polemik bile denmesi zor atışma, ve Cihan’ın dört nala Kuruoğlu ile Ailesi’nin, İlkHaber’in üzerine yönelmesi özellikle sorgulanması ve analiz edilmesi gereken bir konudur. Ben, bu sürecin medya savaşı olarak tanımlanıp, bir gazetecinin ölümü ile sonuçlanmış olmasını öncelikle “medya” açısından kabul etmiyorum., kabullenemiyorum. Bu konuda bir kuşku ve kaygı var ise ısrarla üzerine gidilmesi ve yaşanan talihsiz olayın hukuksal anlamda sonuçlanmasını diliyorum.
Esen kalın…