Sıkıldınız değil mi hep aynı konu, hep aynı şeyler...
Lâf aramızda ben de kaç gündür gündemden kaçmak istiyorum...
İstiyorum ama...
Hani yok mu o "reyting sarhoşluğu"...
Başımı döndürdü...
Açıkçası hoşuma gitti...
Okur sayısı seksen bini aşınca şımardım mı ne?..
Üstüne üstüne gittim ben de...
Silvan Katliamı
Tabii ki yerleşik inançları,ezberlenmiş bilgileri kırmak çok zordur, bunu biliyorum... Şimdi desem ki: "2008 Dünya Ekonomik krizi, İslam Sermayesinin ele geçirdiği küresel şirketlerin aktiflerini sıfırlayarak Müslüman ve Çin sermayesinin gücünü kırmak amaçlıdır", inanacak mısınız?.. Tabiii çoğunuz inanmayacak... Ama bana göre öyle... Ve ben o krizin yaşanacağını 2004 yılında Ilıcakların Tercümangazetesindeki köşemde ("2007 Nisan´da olacak" demiştim) yazdım, 2006 yılında yayımlanan "Derin Kıyamet" isimli romanımda anlattım.. BOP ve Kuzey Afrika Projesi de yeni değildi... 1991 Irak operasyonu yapıldığında çantalarda hazırdı... "2001 11 Eylül ABD tarafından yapıldı" demem, diyemem de... Ama... Eylemcilerin, Birleşik Devletlerin ekmeğine yağ sürdüğü kesin... Tıpkı, Pearl Harbour Baskını´nıgerçekleştirdikten sonra pişman olan Japonya Donanma KomutanıYamamoto İsoroku´´ununAmerika´nın Atom Bombasıkullanmasına imkân verme hatası gibi... Demek istemem şu... Silvan Katliamındaki TSK hataları, sadece beceriksizlikten kaynaklanmamış olabilir... |
Ama...
Bugün gelin, yakın tarih sörfü yapalım sizinle...
O halde başlıyoruz...
Aslına bakarsanız RP - DYP Koalisyonu bir tür "Erken Dönem Ak Parti Hükümeti" idi...
Nasıl mı?..
Anlatayım...
İttifak halinde olduğumuz Batılı Devletler, İslâm Dünyası´nın da Türkiye modelinde olduğu gibi demokratikleşmesini ve bunun laik bir sistemde olmasını istiyorlardı...
Çünkü...
Küresel Liberal Kapitalizm tıkanmak üzereydi...
Müslüman ülkelerin toplam nüfusu ise 1 milyarı aşmıştı...
Milli gelirleri giderek büyüyordu...
Ve fakat bu milli gelir o 1 milyar aşkını nüfusla Küresel Ekonominin içine çekilemiyordu...
Neden?..
Çünkü...
Bu 1 milyarı aşkın Müslüman´ın yaşadığı ülkeler, hanedanların ya da despot devlet başkanlarının yönetimindeydi...
Hanedanlar, despot devlet başkanları, ülkenin milli gelirinden, kendi halklarına küresel tüketime katılmalarına imkân verecek kadar pay vermiyorlardı...
Suudi Arabistan´da ise kadınların otomobil kullanmaları bile dinin gereği yasaklanmıştı...
Hâsılı...
Hanedanlar ve despot devlet başkanları kendi ülkelerinin kaynaklarından kazandıkları Dolarları Küresel şirketlere "Borç" olarak satıyorlardı...
Evet aynen öyle...
Satıyorlardı...
Hem de dünyanın en güçlü Yahudi Bankerlerine...
Ve...
Onların yönettiği portföy şirketlerine...
Yani "Filistinli fukara ve aç çocuklar, kahrolsun İsrail" birer büyük Müslüman Hanedan yalanıydı...
Hanedanlar ve despot devlet başkanlarının servetleri ve Küresel şirketlerin hisse senetleri üzerindeki etkinlikleri çığ gibi artıyordu...
Yakın bir gelecekte bu şirketlerin İslami Hanedan ve despot Müslüman liderlerin eline geçmesi işten bile değildi...
Ve işte o aşamada...
Yakın tarih tesadüfleri...
* 1999 yılının Şubat´ında Öcalan´ınCIA - MOSSAD tarafından teslim edilişi, * MHP´nin iktidar ortağı yapılışı, 2001 * 2001 Ekonomik Krizi , * Krizi çözmeye Kemal Derviş´in davet edilmesi (ya da gönderilmesi) * Bahçeli´nin ekonomik krizin tam da düze çıkmak üzere olduğu bir süreçte ülkeyi erken seçime götürmesi, * GENÇ Parti´nin hem de Hasan Celal Güzel´in partisiyle yüceltilmesi, * " En doğru seçim tahmininde bulunmakla" ünlenen Tarhan Erdem´in 2002 seçimlerine sadece bir hafta kala Ak Parti ve CHP ile birlikte barajı aşacak üçüncü partinin GENÇ Parti olacağını açıklaması... * DYP, ANAP ve MHP´den kitlesel oy kopuşları, o oyların GENÇ Parti´ye yönelmesi... * Buna rağmen GENÇ Parti´nin barajı aşamaması ama DYP, ANAP veMHP´den çaldığı oylarla o partileri barajın altına itmesi...
Evet... Bunlar yakın tarihimizin tesadüfleridir... ve... Bu yakın tarih tesadüfleri gelecekte mutlaka çok fazla derinlemesine incelenmelidir...
|
Küresel şirketler yeni bir plan ve projeyi yürürlüğe koyma zamanının geldiği konusunda fikir birliği yaptılar...
Müslüman ülkelerde uygulanan ve tüketimi baskılayan sistem yıkılmalıydı...
Hanedanların ve despot devlet başkanlarının giderek daha da zengin olmalarına yol açan sistem ılımlı bir şekilde evrimleştirilmeliydi...
Ve buna karar verildi...
İyi ama bu nasıl olacaktı?..
BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ve KAP (Kuzey Afrika Projesi) işte o amaçla hazırlandı...
Bu iki projenin sağlıklı uygulanabilmesi için öncelikle Laik Demokrat Türkiye modelinin, Yine Laik ama Ilımlı İslâm Demokrat bir modele dönüştürülmesi gerekiyordu...
İlk uygulama Özal´la yapılmış ve tutmuştu...
Bilhassa Birinci Körfez Krizi sırasında Türk Müslümanları, Irak´ın bombalanmasına seyirci kalmışlardı...
Şimdi sıra Özal Modelinin daha da geliştirilmesine gelmişti...
Ama soru şuydu:
TSK, o modeli nasıl kabullenecekti?..
Daha doğrusu kabullenebilecek miydi?..
O halde denenmeliydi...
RP - DYP koalisyonu Küresel Şirketlerin, Birleşik Devletlerle koordineli olarak yaptığı plan ve projenin Türkiye ayağındaki ilk uygulamasıydı...
RP İslâm´ı, DYP de Liberal Laik Demokrasiyi temsil edecekti...
Yani İslâm, Liberal Laik Demokrat bir parti ile ılımlılaştırılacaktı...
Ama olmadı...
Olmadı çünkü RP hiç de "Ilımlı İslâm Modeline uyacakmış" gibi durmuyordu...
Başbakan Erbakan, İslami Medya, tarikatlar ve dini cemaatler, yakaladıkları ikidar şansını mübalağalı bir şekilde istismar ediyorlardı...
Erbakan´ın tarikat şeyhlerini ve dini cemaat önderlerini geleneksel kıyafetleriyle Başbakanlık konutunda ağırlaması bardağı taşıran damla(!) oldu...
Laik kesimler; Hükümetin RP kanadının verdiği imajdan korkmaya başladılar...
Medyanın da etkisiyle Demokratik Laik Türkiye´nin hızla şeriat devleti olmaya doğru koştuğuna inandırıldılar...
Şer´i İran Devleti´nden sonra bir de şer´i Türkiye mi doğacaktı yoksa?..
Birleşik Devletlerin bu korkusu ulusal medya patronları tarafından iyice tahrik edildi...
Ali Kalkancılar, Fadime Şahinler, Aczimendiler çıkıverdi birden ortaya...
Ve aslında nasıl da "seks düşkünü oldukları" kanıtlandı(!) kamuoyuna...
iş dünyası, Kökten laikçi, Cumhuriyetçi, statükocu çevreler, TSK ile işbirliği yaptılar...
Arkalarındaki en büyük destek ise Pentagon´du...
28 Şubat Post-Modern Darbesi işte o şartlarda yapıldı...
Kandırılmış ülke ABD...
Peki Refah Yol´dan sonra ne oldu?..
Söyleyeyim...
Enerji başta olmak üzere Kamu´nun en güçlü ve kârlı şirketleri medya patronları arasında pay edildi...
Fazla naz Kürt usandırır!..
BDP ne yapıyor?.. 28 Şubat kökten laikçileriyle TSK ortaklığının yaptığını... Yani... Hiçbir şeyi beğenmiyor... Sürekli "mızıkçılık" yapıyor... Bir süre sonra bilhassa Kürt seçmenlerinden öyle bir sille yiyecek ki; buna kendileri bile şaşıracak... Ne demiş eskiler?.. "Fazla naz âşık usandırır"... Bunların fazla nazları da "Kürtleri usandırıyor"...
Bu fazla naz, BDP´den çok daha demokrat ve uzlaşmacı yeni bir Kürt partisini doğurabilir... Bu konuda Şerafettin Elçi öncülük yaparak yeni bir gurup kurmayı başarabilir... Elçi´nin kuracağı Meclis Gurubu da hiç sıkıntı yaratmadan yemin içip Meclis yeni anayasa için yoluna devam edebilir... Bugünün şahin BDP´lileri de balık gözüyle izlerler Elçi ve arkadaşlarını...
|
Görüldü ki patronlar ve TSK; "Şeriat devleti geliyor!" öcüsüyle Küresel Şirketleri veBirleşik Devletler Yönetimini bile kandırmışlardı...
Veya ABD "Kandırılmış Ülke" rolünü çok iyi oynamıştı...
Aynı süreçte Türkiye, darbeciler ve yandaşı olan medya patronları - büyük bankacılar tarafından soyulmaya başlandı...
Bu arada, gelecekte büyük bankaların başına belâ olacak Anadolulu işadamlarının gelişen, para kazanmaya başlayan bankalarına "Sizler kendi bankalarınızı soyuyorsunuz" denilerek da el konuldu...
El konulan bankaların en kaymaklı olanları OYAKBANK´a ve (adeta) bedava verildi...
Ya da şöyle diyeyim:
28 Şubat Post Modern darbesi karşılığı Hediye edildi...
El konulan bankaların sahipleri hapislerde çürütüldü...
Bir de adamlara "Hortumcu" damgası vuruldu...
Not: OYAKBANK da sonradan küresel sermayeye satıldı ve Yengebank "ING" oldu...
Ama...
Küresel Şirketler bu oyunu yutmadı...
Ya da oyunun hızlandırılması için Bahçeli´ye "esas oğlan" rolü lâyık görüldü...
Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli Türkiye´yi öyle bir zamanda erken seçime götürdü ki...
Seçmene bir tek şans bırakılmıştı:
Ya tek başına Ak Parti...
Ya da tek başına CHP Hükümeti...
Seçmen, MNP - MSP - RP - FP ve SP geleneğinden daha çok DP ve Özal´ın ANAP´ıgörüntüsü veren Ak Parti´yi, CHP´ye tercih etti...
Beni en çok, Ak Parti Hükümeti´ninLibya, Mısır, Tunus ve Suriye´ye karşı takındığı "gerçekçi" tavır sevindiriyor... Bu arada Davutoğlu´nun hayal dünyası yıkılıyor ama Dış Politika böyle bir şey... Bir hafta önce, "Rumlarla toprak takasını görüşeceğiz" diyenDavutoğlu geçtiğimiz hafta içinde"Rumlarla masaya oturmayız"dedi.. Demek ki önümüzdeki günlerde Kıbrıs sorunu da çözülecek... Çünkü BOP ve KAP´ta öyle yazıyor..
|
Ve...
Ak Parti´nin tek başına hükümet dönemi başladı...
Ve daha da güçlenerek devam etti...
Şöyle de diyebiliriz...
Ak Parti, hiçbir şeyi beğenmeyen, gözleri doymayan, verdikçe daha çok isteyen arsız sistem partilerine duyulan öfkenin eseridir...
Tabii bir diğer özelliğiyse, mirasçısı olduğu MNP - MSP - RP - FP ve SP´den çok daha liberal, çok daha ılımlı ve tabii ki o partilerden çok daha seküler bir taban arayışı içinde oluşu...
Partinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan´ın en yakın çalışma arkadaşları Küresel şirketlerin ve Birleşik devletlerin güvendikleri kişilerdi...
Dünya Musevi Lobisi de Erdoğan´a "Cesaret Ödülü" verebilecek kadar yakındı...
Hâsılı Türkiye; mızıkçı partilerin beceriksizlikleri sayesinde Ak Parti ile yönetilme şansını yakaladı...
İşte Ali Babacan farkı!..
Babacan ne diyor?..
Ali Babacan demek istiyor ki... “Bizden kaynaklanmayan bir kriz her an patlayabilir tedbirli olun!” Demek istiyor ki... "İthal ve yerli otomobil satışları çıldırdı... Beyaz eşya satışları aldı başını gidiyor... Konut satışları çekirdek gibi satılıyor... Ey tüketici.. Ey bunları krediye boğan bankalar... Ayağınızı denk alın.. hazlarınızı erteleyin aksi halde biz tedbir alırsak siz de yanarsınız... Peki... Neden bu kadar açık söylemiyor?.. Saydığım sektörlerin gazabına uğramamak için... Ve doğrusunu yapıyor... .".
|
Eski ekonomi bakanları kriz freni patlamış kamyon gibi üstümüze doğru gelirken bile televizyonculara demeç verirlerdi:
"Kim çıkarıyor bu kriz dedikodularını?.. Hükümetimiz her türlü tedbiri aldı. Görünürde bir kriz de yok tehlikesi de yok"...
Demeç öğlen haberlerinde yayınlanır, akşam saat dörtten sonra nur topu(!) gibi bir ekonomik krizimiz doğardı...
Ali Babacan işte o zavallı siyaset yapma anlayışını yıktı...
Bakın ne diyor yine:
"Dünya ve Avrupa ekonomisi oldukça sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Krizin izleri henüz silinmiş değil. Hatta ciddi riskler kapımızda. Son derece ihtiyatlı gitmeliyiz”…
Geçen gün okurun biri soruyordu:
"Ali babacan´ın da kendisinden öncekilerden ne farkı var?"
Söyleyeyim...
İşte bu farkı var...
Babacan dürüst...
Babacan kamuoyuna yalan söylemiyor...
Nasıl anlayacağız?..
Namusluymuş namussuzlar!..
Padişah cezaevindeki mahkûmlara tek tek suçlarını soruyormuş... İstisnasız hepsi; masum, çok dürüst, namuslu ve temiz ahlâklı olduklarını söylemiş... En sonunda ufak tefek çelimsiz biri: "Ben insanların mallarını çaldım suçluyum" demiş... Padişah cezaevi sorumlusuna dönmüş: "Çıkarın bu hırsızı buradan dışarı da buradaki namuslu insanların da ahlâkını bozmasın"...
|
Bakıyorum da herkes kendini Allah´ın katındaymış gibi göstermeye çalışıyor...
Allah´ın yanında...
Allah´tan taraf...
Allah´ın inayetiyle...
Terörist de öyle, katil de öyle, üçkâğıtçı da ve hatta ırz düşmanı da...
Şimdiye kadar hapishanelerde "suçluydum, yargılandım, mahkûm oldum arkadaş" diyenine rastlanmamıştır...
Bütün mahkûmlar, masumdur...
Aynen fıkradaki gibi…
Yani...
Kim namuslu kim namussuz artık hiç kimse bilmiyor...
Kim masum?..
Kim zalim?..
Kim suçlu?..
Kim güçlü…
Tecavüzcü kim?..
Mütecaviz kim?...
Hiç anlaşılmıyor…